Bağdat’ta, hicrî üçüncü yüzyılda, bir çeviri evinin masasında Yunancadan Arapçaya bir tıp metni aktarılıyordu. Aynı şehirde matematikçiler Hint sayılarını yeni bir sisteme oturtuyor, gökbilimciler yıldızların yerini ölçüyordu. O sahneyi bugün anlatırken içimiz ısınır; haklı bir gururla anlatırız. Ama bir soru, gururun hemen ardından gelir ve geç de olsa sorulması gerekir: O masada oturanlar, geçmiş bir çağı özlüyorlar mıydı, yoksa kendi çağlarını mı kuruyorlardı?
Bu ayrım, göründüğünden daha keskin. Çünkü biz çoğunlukla altın çağı anarken kendimizi o masada değil, masanın hatırasını saygıyla seyreden bir koltukta buluruz. Mirası sahiplenmekle mirası sürdürmek arasında ince ama belirleyici bir mesafe var. İlki bir aidiyet duygusu verir; ikincisi bir yük yükler.
Hatıra rahatlatır, miras yükümlülük getirir
Geçmişle övünmenin kendine has bir rahatlığı vardır. Bir medeniyetin parlak günlerini saymak — kaç kütüphane, kaç alim, kaç buluş — insana bir yere ait olduğunu hatırlatır. Bu duygu sahte değil; gerçek bir kökten besleniyor. Câbir bin Hayyân kimyanın yöntemini kurarken, Hârezmî cebiri bir bilim dalına dönüştürürken, İbnü’l-Heysem ışığın görmeyi nasıl mümkün kıldığını açıklarken gerçekten oradaydılar. Endülüs’te Kurtuba’nın kütüphanesi, Kahire’de, Buhara’da, Semerkant’ta yükselen ilim halkaları gerçekten vardı.
Ama hatıranın bir tuzağı da var. Geçmişin başarısı, bugünün eksikliğini örtmenin kolay bir yolu olabiliyor. “Bir zamanlar dünyaya ışık tuttuk” cümlesi, “şimdi ne yapıyoruz?” sorusunu bir süreliğine erteliyor. Gurur, fark edilmeden bir kaçışa dönüşebiliyor. Kişi kendi yapmadığı bir işin onurunu kuşanıp, sanki o işi kendisi yapmış gibi rahatlayabiliyor.
Oysa o çağı kuranlar, kendilerinden öncekilerle övünerek o eserleri ortaya koymadılar. Onların önünde de bir miras vardı — ama o mirası bir koltuk değil, bir başlangıç noktası olarak gördüler. Yunan felsefesini, Hint matematiğini, Fars idare geleneğini aldılar; ama almakla yetinmediler, üzerine koydular. Tercüme hareketi bir biriktirme değil, bir yeniden üretme hareketiydi. Aldıkları her bilgiyi soruyla, denemeyle, eleştiriyle yeniden işlediler.
Asıl miras eserler değil, o eserleri mümkün kılan tavırdı
Burada bir incelik var. Altın çağdan bize kalan asıl şey, rafları dolduran kitaplar değil — o kitapları yazdıran zihin hâli. Merak. Bilmediğini bilmenin getirdiği alçakgönüllülük. Başka bir medeniyetin bilgisini “yabancı” diye reddetmeyen açıklık. Ve en önemlisi: katkı yapma cesareti. Var olanı tekrarlamakla yetinmeyip ona bir şey ekleme isteği.
O dönemin alimleri bir konuyu öğrenince durmadılar. Öğrendiklerini sınadılar, yanlış buldukları yeri düzelttiler, eksik gördükleri yeri tamamladılar. İbnü’l-Heysem, kendisinden önceki büyük isimlerin görme kuramını yanlış buldu ve deney yaparak yeni bir açıklama getirdi. Bu, otoriteye saygısızlık değildi; ilmin tabiatına saygıydı. Çünkü gerçek bir ilim geleneği, kendisini sorgulayan öğrenciler yetiştirir.
Bu tavrın bir başka yüzü daha vardı: paylaşmak. O çağda bilgi bir tek kişinin elinde kilitli kalmadı. Bir şehirde yazılan bir eser, aylar sonra başka bir şehirde okunuyor, tartışılıyor, çürütülüyor ya da geliştiriliyordu. İlim halkaları birbirine bağlıydı; bir alimin sorusu, kilometrelerce ötedeki bir başkasının cevabını bekliyordu. Bu, bir aile gibi çalışan bir ilim ortamıydı — birinin eksiğini öbürü tamamlıyor, birinin hatasını öbürü düzeltiyordu. Altın çağı altın yapan, tek tek dâhiler değil, o dâhileri birbirine bağlayan bu canlı alışveriştir. Bilgi orada bir mülk değil, ortak bir emanetti.
İşte altın çağı bir hatıra olarak anmakla, bir tavır olarak sürdürmek arasındaki fark tam burada beliriyor. Hatıra olarak andığımızda, eserlerin sayısını biliriz. Tavır olarak sürdürdüğümüzde, o eserleri mümkün kılan soruyu sorarız: Ben bilmediğim ne öğrenmeye çalışıyorum? Hangi alanda var olanın üstüne bir şey koymaya uğraşıyorum?
Bu sorular rahatsız edici. Çünkü cevapları geçmişte değil, bugünde aranıyor. Ve bugün çoğumuz, dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimiz dahil, bu soruyu sormak yerine eski zaferleri saymayı tercih ediyoruz. Saymak kolay; sormak zor.
Nostalji neyi gizler
Geçmişe duyulan özlemin masum bir tarafı var, ama bir de gizlediği tarafı. Nostalji, içinde bulunduğumuz anı eksik bulduğumuzda devreye giren bir duygudur. “Eskiden daha iyiydi” demek, “şimdi bir şeyler yolunda değil” demenin dolaylı bir yolu. Buraya kadar dürüst. Sorun, bu teşhisin orada durup eyleme dönüşmemesi.
Çünkü nostalji bir kez rahatlatınca, harekete geçme ihtiyacını da azaltıyor. Geçmişin ihtişamını yeterince andıysak, bugünün boşluğuyla yüzleşmeyi erteleyebiliyoruz. Bir medeniyetin geçmişiyle avunması, tıpkı bir insanın gençlik başarılarıyla avunması gibi — bir noktadan sonra ilerlemenin önünde engel olur. Geriye bakan göz, ileriyi göremez.
Altın çağ anlatısının bir başka riski daha var: O çağı bir mucize gibi, tekrarı imkânsız bir istisna gibi görmek. “Onlar dâhiydi, biz değiliz” demek hem haksız hem de tembelce. Haksız, çünkü o dönemin alimleri de bizim gibi insandı — hata yapan, deneyen, bazen başarısız olan insanlar. Tembelce, çünkü dâhi efsanesi bizi sorumluluktan kurtarır. Eğer o çağ erişilemez bir mucizeyse, bize de seyretmek düşer. Ama o çağ bir mucize değil, bir tavrın meyvesiydi — ve tavırlar öğrenilebilir, yeniden kurulabilir.
”Şimdi ne yapıyoruz?” sorusunun ağırlığı
Geçmişle övünmeyi bırakıp bugüne dönen göz, rahatsız edici bir manzarayla karşılaşır — ama bu manzara umutsuz değil. Dünyanın dört bir yanında genç araştırmacılar, mühendisler, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler kendi alanlarında bir şeyler kuruyor. Çoğu sessiz, çoğu görünmez. Altın çağı kuranlar da kendi zamanlarında “altın çağ kuruyoruz” demediler; sadece önlerindeki işi en iyi şekilde yaptılar. Bir çağ, o çağı yaşayanlar onu adlandırdığı için değil, sonradan bakanlar gördüğü için altın olur.
Bu, meselenin en umut verici yüzü. Çünkü bir medeniyetin ruhu bir kez parladıysa, o parıltının yeniden mümkün olmadığı söylenemez. Bu, söndürülmüş bir ateş değil; küllenmiş bir ateş. Ve küllerin altında kor varsa, üflemek işe yarar. Mesele büyük laflarda değil, küçük ama gerçek katkılarda. Bir konuyu derinlemesine öğrenmek. Öğrendiğini paylaşmak. Var olana bir tuğla daha eklemek. Bunların hiçbiri tek başına altın çağ değil; ama altın çağ da zaten bunların birikiminden başka bir şey değildi.
Burada bir denge gerekiyor. Geçmişi inkâr etmek de bir yanılgı olurdu — köksüz bir bugün, hiçbir yere varamaz. Mesele geçmişi reddetmek değil, onunla doğru ilişki kurmak. Geçmiş bir koltuk değil, bir merdiven. Üstüne oturulacak bir şey değil, üstüne basıp daha yükseğe uzanılacak bir basamak. Bizden öncekiler, bize ulaştırdıkları bilgiyle değil, o bilgiyi nasıl ürettikleriyle örnek oluyor. Onları gerçekten onurlandırmak, onların yaptığını saymak değil, onların yaptığını yapmak.
Açık kalan soru
Belki de altın çağ hiç kapanmadı; sadece biz ona sırtımızı döndük. Belki o çağ bir tarih dilimi değil, her nesle yeniden açılan bir davet — kabul eden için açık, görmezden gelen için kapalı. Bağdat’taki o çeviri evinin masasında oturanlar, bir hatırayı korumuyorlardı; bir geleceği kuruyorlardı. Ve o gelecek, bir gün geriye bakan birinin gözünde “altın çağ” oldu.
Soru şu halde bizim çağımıza dönüyor: Yüzyıllar sonra birisi bugüne baktığında, ne görecek? Geçmişin hatırasıyla avunan bir nesil mi, yoksa kendi tuğlasını koyan bir nesil mi? Bu sorunun cevabını ben bilmiyorum. Ama cevabın geçmişte değil, bugün attığımız ya da atamadığımız adımlarda yattığını biliyorum. Belki de altın çağı kurtaran biz olacağız — onu özleyerek değil, onun yaptığını yaparak. Bu mesele üstünde durmaya değer.