Aynanın karşısında durup saç çizgisinin geriye kaçtığını ilk fark ettiği gece, telefonun ekranı sabaha kadar yandı. Doğumdan birkaç ay sonraydı; saçlar avuç avuç kalıyordu yastıkta. Saat ikiyi geçmişti ve karşısında, adını bile zor okuduğu içerik listeleriyle dolu pahalı serum reklamları sıralanıyordu. Sonunda telefonu bıraktı ve annesini aradı.
Anne telaşlanmadı. Hatta sesinde kısa bir gülüş belirdi — yıllar öncesinden tanıdık bir tını. Sonra konuşmayı tek cümleyle bitirdi: “Her gece çörek otu sür, geçer.”
Reçete bu kadardı. Ne uzun bir liste, ne ekranda dönen vaatler. Bir şişe, bir alışkanlık, bir de sabır.
Annenin bildiği, raflarda satılan
Aylar sonra aynaya yeniden baktığında saç çizgisi eski yerine dönmeye başlamıştı. O an fark etti: annesinin tek cümleyle verdiği şeyi, kozmetik rafları artık şişesine kırk beş sterlin etiketi koyup satıyordu. Anneannelerin mutfak rafında duran sade bir yağ, bir yerlerde “yeni keşif” diye paketlenmişti.
Bu duygu tanıdık geldi. Çünkü mesele saç değildi aslında; mesele unutulan bir bilgiydi. Annelerin, anneannelerin nesilden nesile aktardığı, hiçbir reklam bütçesi olmayan ama yüzyıllarca işe yaramış sade çözümler. Bir kuşak onları gündelik hayatın bir parçası gibi yaşamış, bir sonraki kuşak ise çoğunu unutmuş ya da utanıp bir kenara bırakmıştı. Şimdi aynı bilgiler, bambaşka isimlerle, parlak kavanozlarda geri dönüyordu.
Aynı şeyi anlatan başka kadınlar da var. Biri anneannesinin shea yağıyla aloe verayı karıştırıp hazırladığı “saç şerbetini” hatırlıyor; o karışımın kokusu hâlâ çocukluğunu çağırıyor. Bir diğeri, gür saçlarını babaannesinin sabırla uyguladığı çemen tohumu kürüne borçlu olduğunu söylüyor. Bir başkası, pirinç suyunun saça iyi geldiğini anneannesinin yıllar önce, henüz kimse “trend” demeden bildiğini anlatıyor. Hepsinin ortak yanı şu: çözümü bir markada değil, bir akrabanın mutfağında bulmuşlar.
Lagos’ta bir anneanne shea yağını avucunda ısıtıp torununun saçına sürerken, Lahor’da bir başkası çemen tohumunu yoğurtla karıştırıyordu. Kahire’de zeytinyağı, Kuala Lumpur’da hindistan cevizi yağı, Fas’ta argan. Coğrafyalar ayrı, jest aynıydı: büyüğün eli, küçüğün başında. Bir tas, bir tarak, biraz da anlatılan eski hikâye. Ve hep aynı sessiz cümle: “Annem de bana böyle yapardı.” Bu cümle bir reçeteden fazlasıydı; bir bağın, kuşaktan kuşağa uzanan bir şefkatin sesiydi.
Bedene bir emanet gibi bakmak
Burada hoş bir incelik var. Kendine bakmak, gösteriş için değil; emanete saygı için. Beden ödünç verilmiş bir armağan gibi — ona özen göstermek, şükrün bir hali. Saçı taramak, yağı sürmek, sabırla beklemek; küçük ama içten bir minnet jesti. Bu çerçeveden bakınca aynanın karşısındaki o gece bile başka bir anlam kazanıyor: kaygı değil, ihmal edilen bir emaneti yeniden hatırlamak.
Çörek otu bu gelenekte ayrı bir yerde durur. Arap coğrafyasından İran’a, oradan bu toprakların mutfağına kadar uzanan tanıdık bir şifa. Yüzyıllarca saç inceldiğinde saçlı deriye sürülmüş, mutfakta baş köşede tutulmuş, hastaya çorbaya katılmış. Bir rivayette Peygamber’in (s.a.v.) çörek otu için “ölüm hariç her derde şifa vardır” dediği aktarılır. Bu söz, küçük siyah tohumun mutfaktan ecza dolabına kadar nasıl bir saygı gördüğünü anlatmaya yeter. Bir avuç tohum, bir şişe yağ; sade ama köklü.
Türk okur için yabancı değil bu mantık. Bizim de annelerimizin “zeytinyağı sür” dediği yaralar vardır; “kına yak, saçın güçlensin” denilen geceler. Pahalı bir şişeye değil, mutfaktaki sade bir kavanoza güvenen bir akıl. O akıl bir yerlerde kayboldu sanıyorduk; meğer hep ailenin içinde duruyormuş.
Hep yanı başımızdaydı
Modern hayatın güzel bir aldatması var: her derde yeni bir ürün, her eksiğe bir abonelik. Eksiğimiz hatırlatılır, sonra çözümü bize satılır; çoğu zaman da bizden çoktan alınmış bir şeyin geri verilmesidir o. Oysa bazı çözümler hiç uzakta değildi. Bir telefon kadar yakındı — hattın öbür ucundaki annenin sesi kadar. Belki de yeni olan tek şey, o sesi dinlemeyi unutmuş olmamızdı.
Saçları yeniden gürleşen o kadın şimdi geceleri ekran karşısında değil, küçük şişesiyle baş başa. Sürerken kendi kendine mırıldandığı bir cümle var, annesinden duyduğu: “Acele etme, geçer.”
Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz bilgi, hiçbir zaman çok uzakta değildi. Bir önceki nesil onu çoktan biliyordu; biz sadece sormayı unutmuştuk.