Saat geç olmuştu. Telefon elde, yatakta, ışıklar çoktan kapanmıştı. Ekranda bir sepet, sepette üç beş şey — biri bir kablo, biri bir kupa ısıtıcısı, biri ne olduğu tam hatırlanmayan bir aparat. Parmak “satın al” düğmesine giderken bir an duruyor. İçeriden sessiz bir soru çıkıyor: buna gerçekten gerek var mı?
Bu soruyu çoğumuz tanıyoruz. Ertesi sabah gelen kutusu, sevincin yerini hafif bir mahcubiyete bıraktığında bir kez daha tanıyoruz. Dolapta yıllardır giyilmeyen kıyafetler, açılmamış bir pirinç pişirici, kapağı bile aralanmamış kitaplar. Hepsi bir gün lazım olur diye duruyor. Çoğu hiç lazım olmuyor.
Anlık teslimat, ücretsiz iade, “beğenmezsen geri yolla” rahatlığı insanı her gece o düğmeye biraz daha yaklaştırıyor. Sonra sabah o tanıdık his geliyor: kupa ısıtıcısı gerçekten gerekli miydi? Bir odanın içine yığılan eşyalar bir süre sonra rahatlık değil, görünmez bir ağırlık oluyor. Konfor diye başlayan şey, sessizce fazlalığa dönüşüyor.
Yeni bir şey mi bu
Son yıllarda batıda bir akım yükseldi: sadelik. Japon ve İskandinav evlerinden ilham alan boş duvarlar, sakin renkler, fazlalıktan arınmış odalar moda oldu. Az eşya, çok nefes. İnsanlar evlerini boşalttıkça rahatladıklarını söylüyor.
Akım yeni. Ama mesele yeni değil. Daha bir iki kuşak geriye, dedelerimizin, ninelerimizin evine bakmak yeter. Orada da az eşya vardı — ama o azlık bir tasarım tercihi değil, bir hayat biçimiydi. Kredinin, taksitin, “tıkla gelsin”in olmadığı bir dünyada insan elindekiyle yetinmeyi zaten biliyordu. Bolluk arttıkça o bilgi inceldi.
Soru şuraya geliyor: bir Müslüman için sade yaşamak sonradan keşfedilen bir akım mı, yoksa baştan beri orada duran bir hâl mi? Gerekli ile fazlanın arasındaki çizgi nerede?
Bir düğün sofrası
Cevabın izini bir düğün gecesinde sürmek mümkün. Enes b. Mâlik anlatıyor: Safiyye annemizle düğün yolda, gece vakti tamamlanır. Hz. Peygamber sabah yeni bir damat olarak uyanır ve şöyle der: “Yanında bir şey olan getirsin.” Bir rivayette, “Azığı fazla olan getirsin.”
Sonrasını da Enes anlatıyor. Deri sofralar serilir. Biri kurutulmuş süt getirir, biri hurma, biri sade yağ. Bunları karıştırıp hays denen bir yemek yaparlar. İnsanlar bu yemekten yer. Düğün ziyafeti budur.
Burada durup bir nefes almak gerek. Bu, sıradan bir günün değil, sevincin doruğa çıktığı bir gecenin sofrasıdır. Düğün, insanın elindeki en gösterişli şeyi ortaya sermek isteyeceği andır. Yine de burada gösteriş yok, fazlalık yok. Herkes ne getirebiliyorsa onu getiriyor; getirilenler bir araya gelince az çok oluyor, az yetiyor. Sevinç, harcamanın büyüklüğünden değil, paylaşmanın kendisinden geliyor.
Bugünün ölçüsüyle bakınca tuhaf gelebilir. Sosyal medyada akıp giden düğün görüntüleri çoğu zaman bambaşka bir dilden konuşuyor: parıltı, gösteri, “en”in peşinde bir yarış. O sofranın sadeliği ise bir yoksulluk değil, bir tercih gibi duruyor. Az olanı paylaşmanın, çok olanı tek başına tüketmekten daha doyurucu olabileceğini hatırlatıyor.
”Bir yolcunun azığı kadar”
Aynı sadeliğin bir başka izine, zühd kitaplarında anlatılan bir sözde rastlıyoruz. Tirmizî’nin naklettiği, isnadı yönünden zayıf sayılan bir rivayete göre Hz. Aişe’ye şöyle denir: dünyadan bir yolcunun azığı kadarıyla yetin; bir elbiseyi yamamadan eskimiş sayma. Lafzın sıhhati tartışmalı olsa da taşıdığı mana, Kur’an’ın ve sahih rivayetlerin çizdiği ölçüyle aynı yöne bakıyor.
Bir yolcunun azığı. Yolcu yanına dünyayı taşımaz; sadece yola yetecek kadarını alır. Çünkü asıl varacağı yer ileridedir, taşıdığı yük orada bir işe yaramayacaktır. Azla yetinmek burada bir mahrumiyet değil, hafiflik olarak anlatılıyor.
Kur’an da aynı dengeyi hatırlatıyor. A’râf sûresinde, güzel giyinmek, yemek, içmek serbest bırakılıyor — ama bir sınır çiziliyor: israf etmeyin. Nimet yasak değil; nimeti gözden çıkarmak, ölçüyü kaçırmak yasak. Yani sadelik, hayatı kısmak değil; hayata sahip çıkıp onu boğmamak.
Mahrumiyet değil, ferahlık
Sadeliğin davet ettiği şey yokluk değil. Daha çok, bir yükten kurtulma hâli. Almadığımız her gereksiz şey, ödemediğimiz bir borç, doldurmadığımız bir köşe, ertelemediğimiz bir huzur demek. Tüketim bize sürekli “bir tane daha” diyor; az tutmak ise “bu kadarı yetti” demenin sükûneti.
Belki de mesele evi boşaltmaktan önce, içerideki o sesi duymakla başlıyor. Sepete bir şey daha eklenirken çıkan o sessiz soru — “buna gerçekten gerek var mı?” — aslında bir kapı. Arkasında, yıllardır ninelerimizin bildiği, peygamber sofrasının gösterdiği o sade ferahlık duruyor.
Sade yaşamayı seçmek için bir akımı beklemeye gerek yoktu; ama akım, çoktan bilinen bir şeyi bize yeniden hatırlatıyor olabilir. Belki bu hafta o gece alışverişlerinden birini iptal etmek, o parayı bir hayra çevirmek, mahalle camisine küçük bir bağış bırakmak — sofrayı küçültmek değil, asıl ziyafeti büyütmek olur.
Kaynak: Daniel Gilius, “Why We Need More Minimalist Muslims” (The Muslim Vibe)