Babasını bir yıl önce kaybetti, Kur’an’la konuşmayı yeniden öğrendi

Pazar akşamları hâlâ en zoru. Arabasını cami otoparkına park ediyor, motoru kapatıyor ama inmiyor; direksiyona yaslanıp ağlamasının dinmesini bekliyor. Yarın yeni bir hafta başlayacak ve babası olmadan geçirdiği haftaların sayısı bir artacak.

Bu, iki çocuk annesi ve bir Müslüman okulda İngilizce öğreten bir kadının, babasını kaybettikten sonraki bir yılının hikayesi. @gilded_dunya adıyla yazdığı satırlarda kendini gizlemiyor: iş günlerinde gülümsemeyi başarıyor, ama kapı arkasında o gülümseme dağılıyor. Şükrettiği anda ağlayabildiğini, ikisinin aynı anda gerçek olabileceğini kabul etmesi zaman aldı.

Bir yıl sonra hâlâ ağır olan şey

Yas, ilk haftaların ardından bitmiyor. Kadın bunu en çok pazar günleri hissediyor — çünkü pazar, haftanın kapanışı değil, yeni bir haftanın eşiği. Babasının sesini bir gün daha duyamayacağını her pazar yeniden hatırlıyor. Görünmez ama taşınması gereken bir ağırlık bu; etrafındakiler onun hâlâ yas tuttuğunu çoğu zaman fark etmiyor, çünkü dışarıdan bakınca hayat kaldığı yerden devam ediyor gibi görünüyor.

Bir yıl, toplumun genel algısında yasın “yeterince uzun” sayıldığı bir eşik. Ama kayıp yaşayan biri için takvim böyle çalışmıyor. Kadın bu gerçeği inkâr etmiyor; onun yerine bu ağırlıkla birlikte nasıl yaşanacağını arıyor.

İki küçük çocuğuyla bir gün geçirdikten sonra onları yatağa yatırıp mutfakta tek başına kaldığı anlarda fark ediyor bunu en çok. Gündüz annelik ve öğretmenlik onu meşgul tutuyor; akşam sessizlik çökünce babasının yokluğu boşluğunu dolduruyor. Çocuklarına gülümserken içinde taşıdığı ağırlığı onlardan saklamayı öğrenmiş, ama kendinden saklayamıyor.

On yıllık bir alışkanlığın yeni anlamı

Cevabı, uzun süredir parçası olduğu bir topluluktan geldi. On yılı aşkın bir süredir bir grup kadınla birlikte her gün on ayet okuyor, mealini birlikte konuşuyorlar. Bu halka yıllardır sıradan bir günlük alışkanlıktı — babasının ölümünden sonraki ilk aylarda ise tutunacağı sabit bir nokta hâline geldi.

Duha suresinin “Rabbin seni terk etmedi” (93:3) ayetiyle karşılaştığı gün, bu cümlenin kendisine söylenmiş gibi hissettiğini anlatıyor. Yas, bir kulun terk edildiği anlamına gelmiyor; tam tersine, en ağır günlerde bile bir bağın sürdüğünü hatırlatıyor.

Kadın, babası için okuduğu Kur’an’ın ve ettiği duanın kendisine anlatılan iki hadisle birlikte anlam kazandığını söylüyor. İbn Mâce’de aktarılan bir rivayete göre, bir kul öldükten sonra cennette derecesi yükseltilince “Bu nedir?” diye sorar, kendisine “Bu, evladının senin için bağışlanma dilemesidir” cevabı verilir. Sahih Müslim ile Nesâî’de geçen bir başka hadiste ise insanın ölümüyle amelinin kesildiği, ancak sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisi için dua eden salih evlat olmak üzere üç şeyin bu kesintiye istisna olduğu bildirilir.

Bu iki rivayet, kadının babası için her gün ettiği kısa duayı bir görev olmaktan çıkarıp bir bağ hâline getirdi. Babasının artık dünyada bir işi kalmasa da, kendisinin ona hâlâ bir şey verebileceğini fark etti.

Okuma halkasındaki kız kardeşleri de bu süreçte sessiz bir destek oldu. Her gün aynı saatte buluşup on ayet okumak, hiçbirinin özel olarak “yas desteği” diye adlandırmadığı ama tam olarak öyle işleyen bir düzen kurmuştu. Kadın hiçbir gün yalnız okumadı; halka onun için hem bir alışkanlık hem de kimsenin sormadığı bir soruya cevap oldu — bu ağırlığı tek başına taşımak zorunda değildi.

Şükranla ağlamak bir arada durabilir

Yazının kalbindeki fikir basit ama teselli edici: iman etmek, acı çekmemek anlamına gelmiyor. Kadın hem babasına duyduğu minneti hem de yokluğunun acısını aynı anda taşıyabileceğini öğrendi. Biri diğerini geçersiz kılmıyor.

Bu kabul, ona yasını gizlemeyi bırakma cesareti de verdi. Artık pazar akşamları arabada geçirdiği o birkaç dakikayı bir zayıflık değil, sevginin devam eden bir işareti olarak görüyor. Ağladıktan sonra gözlerini siliyor, içeri giriyor ve ailesine dönüyor — çünkü biliyor ki hayat devam ederken bir yandan da babası için okumaya, dua etmeye devam edebilir.

Kendi çocuklarına bunu nasıl anlatacağını da düşünüyor artık. Büyüdüklerinde onlar da birer gün birini kaybedecek; o gün onlara bırakabileceği en kalıcı miras, yasın bir gün “bitmesi” değil, sevgiyle birlikte taşınabilir hâle gelmesi olacak. Bir dua, bir okuma, bir hatıra — hepsi babasının kendisine bıraktığı gibi, bir gün onun çocuklarına bırakacağı bir zincirin halkaları.

“Bu iman,” diyor kendi sözleriyle, “bizim için imanın nasıl göründüğü budur.”