Cakarta’nın göbeğinde, öğle namazı öncesi İstiklal Camii’nin şadırvanına bir el uzanıyor; musluk hafifçe açılıyor, su avuçtan kola süzülüyor. Bundan birkaç yıl öncesine kadar o su, abdest bittiği an gidere akıp giderdi. Şimdi aynı su bir borudan geçip arıtılıyor, sonra avlunun yeşilini sulamaya, sifonların haznesini doldurmaya gidiyor. Caminin üstünde, devasa kubbenin yanı başında güneş panelleri öğle güneşini sessizce elektriğe çeviriyor.
Güneydoğu Asya’nın en büyük camisi olan İstiklal, on binlerce kişiyi aynı anda saf tutturan bir mabet. Cuma günleri avlusu dolup taşar, bayramlarda kapısından sığmaz. 2022’de geçirdiği yenileme onu başka bir şeyin de simgesi yaptı: dünyada çevre dostu bina sertifikası alan ilk ibadethane.
Caminin yeni hali yalnız güneş panelinden ibaret değil. Çatısına ve dış duvarlarına ısıyı geri yansıtan boya sürüldü; içerisi böylece serin kaldı, soğutmaya harcanan enerji düştü. Aydınlatma baştan aşağı tasarruflu ampullerle değişti. Musluklar az su akıtacak biçimde ayarlandı, harcanan enerjiyi anlık ölçen akıllı sayaçlar yerleştirildi. Şadırvandan akan su artık bir kez kullanılıp gitmiyor; arıtılıp avlunun bahçesine, temizlik işlerine geri dönüyor. Bunların hiçbiri tek başına devrim değil. Ama hepsi bir araya gelince, on binlerce kişinin ibadet ettiği bir binanın doğaya bıraktığı yük gözle görülür biçimde hafifliyor.
İbadetle gelen bir sorumluluk
İstiklal’in baş imamı Nasaruddin Umar için bu yenileme teknik bir tercih değil. Onun anlattığına göre caminin yeşile dönmesi ibadetin niteliğini yükseltir, Peygamber’in örnekliğine duyulan saygıyı da yansıtır. Su israfını kesmek, boşa yanan ışığı söndürmek, güneşten yararlanmak — bunlar mühendislik kadar bir gönül işi sayılıyor. Caminin içine girildiğinde bu anlayış vaaz diliyle anlatılmıyor; akan suyun gittiği yer, yanan ampulün cinsi onu kendi diliyle söylüyor.
Burada altı çizilen şey, gösterişli bir teknoloji vitrini değil. İstiklal, ülkenin en görünür mabedi; her Cuma binlerce kişinin geçtiği, televizyonlardan milyonların izlediği bir yer. Böyle bir camide musluğun az su akıtması, çatının güneşten beslenmesi sıradan bir bakım işi gibi durmuyor — sessiz bir örnek oluyor. Bir defa kurulan düzen, oradan geçen herkese “demek ki ibadet eden bir bina da böyle olabiliyormuş” dedirtiyor.
Camiden okul bahçesine
Asıl çoğalma, caminin duvarlarının dışında oluyor. İstiklal tek başına bir abide olarak kalsaydı hikaye burada biterdi. Oysa Endonezya’da “yeşil pesantren” diye anılan bir ağ büyüyor; pesantren, ülkenin dört bir yanına yayılmış İslami yatılı okullar demek. Endonezya’da bu okullar yüzyıllardır eğitimin omurgası; çocuklar buralarda hem Kur’an’ı hem hayatı öğrenir, çoğu sabah namazından akşam dersine bütün gününü okul bahçesinde geçirir.
İşte o bahçeye şimdi yeni bir alışkanlık giriyor. Bu okullarda çevreyi korumak ders programının bir parçası oldu: öğrenciler çöpü ayrıştırmayı, suyu hesaplı kullanmayı, toprağı beslemeyi sınıfta ve bahçede birlikte öğreniyor. Bir fidanın dikilişi, bir damla suyun israf edilmeyişi, ezber kadar tabii bir terbiye haline geliyor. Çocuk bunu bir ödev gibi değil, sabah abdesti gibi günün doğal bir parçası gibi yapıyor.
Bu ağın gücü, pesantren’lerin Endonezya toplumundaki yerinden geliyor. Bir pesantren hocası ya da bir öğrencisi, yaşadığı mahallede sözüne kulak verilen biri. Okulda öğrenilen bir alışkanlık okulda kalmıyor; öğrenci tatilde köyüne döndüğünde, hoca Cuma vaazına çıktığında o alışkanlık başka evlere, başka mahallelere sıçrıyor. Bir caminin avlusunda başlayan düşünce, böylece binlerce gencin elinden geçip ülke çapında bir alışkanlığa dönüşüyor.
Bu yönelim resmi adımlarla da besleniyor. Geçtiğimiz yıl ülkenin din işlerinden sorumlu makamı, hatipleri Cuma hutbelerinde doğayı korumaktan söz etmeye çağırdı. Mesele tek bir caminin yenilenmesi değil; suyu, ağacı, havayı emanet bilen eski bir edebin bugün yeniden hatırlanması.
Türk okur bu dengeye yabancı değil. Suyu israf etmemek, abdest alırken bile ölçüyü kaçırmamak bizim de büyüklerimizden duyduğumuz bir edep. Cakarta’daki cami yaptığı şeyle aslında çok eski bir hassasiyeti bugünün diliyle, bugünün musluğuyla yeniden kuruyor.
Nasaruddin Umar’ın anlattığı şey sade: bir cami güzelce ibadet edilen yerse, o ibadetin etrafındaki her şey — akan su, yanan ışık, esen rüzgâr — o güzelliğin parçası olmalı. İstiklal’in çatısındaki paneller öğle güneşini toplamaya devam ederken, o güneşin verdiği elektrikle yanan bir ampulün altında belki bir çocuk Kur’an okuyor. Mesele, sonunda, bu kadar basit.