Bir kalbin yıllarca beklediği şey küçücük bir kucak dolusu olabilir mi? Olur. Çocuk bekleyen ama henüz kavuşamayan eşlerin taşıdığı yük çoğu zaman kimseye söylenmez; bayram sabahlarında bir gülümsemenin arkasına, akraba sofralarında bir suskunluğun içine saklanır. Bu yazı bir reçete değil, bir teselli denemesi: o bekleyişi bir terk edilmişlik olarak değil, kalbi en içten haliyle Rabbe bağlamanın bir yolu olarak okumaya çalışmak.
Çünkü bekleyişin ne anlama geldiği, çoğu zaman bekleyenin kendisi için bile karanlıktır. “Niçin ben?” sorusu, gece yarısı kalbe çöken o ağırlık, bir yıl daha geçtiğinde içe oturan o sessiz hayal kırıklığı — bunların hepsi gerçek. Ama bu gerçeği inkâr etmeden de söylenebilecek bir şey var: bekleyiş, mahrumiyetin değil, bazen yakınlığın adıdır.
Bir imtihan, bir ceza değil
İlk yanlış anlamayı baştan ayırmak gerekiyor: çocuk beklemek, bir kapının yüze kapanması değildir. İnsanın aklına önce o gelir — “demek ki bir kusurum var, demek ki uzak tutuluyorum.” Oysa Kur’an’ın anlattığı hayatlar bu okumayı boşa çıkarır.
Zekeriya peygamberi düşünelim. Saçı sakalı ağarmış, kemikleri gevşemiş, ömrünün son demlerine gelmiş bir adam. Eşi de çocuk doğuramamış. İnsan ölçüsüyle bakıldığında o kapı çoktan kapanmıştır. Ama Zekeriya o kapının önünden çekilmez. Mihrapta, ibadet köşesinde, alçak bir sesle Rabbine yönelir: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet.” Bu, umudunu kaybetmiş bir adamın değil; ümidini sadece Allah’a bağlamış bir kalbin sesidir.
Onun duasında insanı en çok sarsan şey, çaresizliğini gizlememesidir. “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi, saçım sakalım ağardı,” der. Hâlini olduğu gibi önüne koyar. Ama hemen ardından şunu ekler: “Sana yaptığım dualarda hiç mahrum olmadım.” Yani: yıllardır istiyorum, henüz almadım — ama bir kez bile eli boş dönmedim. Bu cümle, bekleyişin sırrını taşır. Cevap gecikebilir; ama kapıyı çalmak hiçbir zaman boşa gitmez.
Vakit Allah’ın elindedir
Zekeriya’ya verilen müjde geldiğinde, kendisi bile şaşırır: “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” Bu soru bir itiraz değil, bir insanın kendi sınırlarına dürüstçe bakmasıdır. Aldığı cevap ise bekleyen her kalbe söylenmiş gibidir: “Bu bana göre kolaydır. Daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”
Burada durup düşünmeye değer. Bizim “imkânsız” dediğimiz yer, ilahi takdirin “kolay” dediği yerdir. Tıbbın “ihtimal yok” dediği bir noktada bile, hesabın bizim elimizde olmadığını hatırlatır bu söz. Bu, doktora gitmemek, sebeplere yapışmamak demek değil — onlar zaten kulun üzerine düşen iş. Ama sebeplerin sonunda da bir kapı kaldığını, o kapının Rahman’ın eline açıldığını bilmek demek.
Aynı sırrı İbrahim peygamberin yaşlılıkta söylediği o şükür cümlesinde de görürüz. Çok ilerlemiş bir yaşta kendisine evlat verildiğinde şöyle der: “Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.” Dikkat edilirse, önce şükür gelir, sonra duanın işitildiğine dair o sarsılmaz güven. Sanki şunu söyler bize: bekleyenin elindeki en güçlü şey, henüz kavuşmadan da şükredebilmektir.
Bir kapı ki kapanmaz: dua
Bekleyişin en zor yanlarından biri, çoğu zaman elden başka bir şeyin gelmemesidir. Doktorlar görülür, yollar denenir, sebeplere yapışılır — ve sonunda geriye kalan tek şey, açık kalan tek kapı: dua. İlk bakışta en zayıf araç gibi görünür. Oysa bekleyenin elindeki en güçlü şey odur.
Zekeriya’nın duasında öğretici bir incelik vardır. O, isteğini hemen önüne sürmez. Önce kendi acziyetini söyler, sonra Rabbinin geçmişteki ikramlarını hatırlar — “sana yaptığım dualarda hiç mahrum olmadım” der — ve ancak ondan sonra ister. Yani önce O’nu anar, sonra ister. Bu, isteyenin Rabbine olan edebidir; ve aynı zamanda kalbi yumuşatan, ümidi diri tutan bir yöneliştir. Çünkü Rabbinin daha önce nasıl verdiğini hatırlayan bir kalp, henüz almadığı şey için de ümidini kolay kolay yitirmez.
Bir de şu var: dua, hemen karşılık beklenen bir alışveriş değildir. İstediğimiz anda istediğimiz cevabın gelmesini bekleriz çoğu zaman; gelmeyince de “demek kabul olmadı” deriz. Oysa duanın cevabı bazen istediğimiz şeyin ta kendisidir, bazen onun yerine konan daha hayırlı bir şeydir, bazen de bu dünyada hiç göremeyeceğimiz bir karşılıktır. Bekleyen kalbe düşen, çalmaya devam etmektir; kapının ne zaman ve nasıl açılacağı kapının sahibine aittir. Edilen dua, cevabı gecikse bile, sahibini Rabbine her gün biraz daha yaklaştırır. Belki de asıl kavuşma, daha ilk duada başlamıştır.
Şükür, sabrın kapısını açar
Burası belki de bekleyişin en zor ama en kıymetli yeri. İnsanın elinde olmayan bir şey için sabretmesi söylenir hep — “sabret” denir, “isyan etme” denir. Ama sabrın bir kapısı vardır, o kapının adı şükürdür.
Kur’an, zorluk anında sabırla şükrü yan yana koyar; nankörlüğün karşısına şükredenin nimetinin artırılacağını yerleştirir. Bu, “her şey güzel, üzülme” demek değil. Bekleyen bir kalbe “üzülme” demek zaten hem haksız hem boş bir sözdür. Mesele şu: insan, henüz almadığı şeyin acısıyla, elindekini görmez olur bazen. Oysa sabredebilmek, çoğu zaman önce eldekini fark etmekle başlar — yanında sabreden bir eşi, sağlığı, secde edebildiği bir alnı. Bunlar küçük şeyler değildir; sadece her gün yanımızda olduğu için görünmez olmuşlardır.
Şükür, acıyı yok saymak değil; acının yanına bir pencere açmaktır. O pencereden bakıldığında bekleyiş, bir eksiklik listesi olmaktan çıkar, bir dua mevsimine dönüşür.
Bekleyiş de bir ibadet olabilir
Belki de en çok söylenmesi gereken şey budur: bekleyiş, boşa geçen bir zaman değildir. Zekeriya’nın o yılları boşa geçmedi. İbrahim’in yaşlılığa kadar uzanan bekleyişi boşa geçmedi. Çünkü o yıllar, kalbin Rabbe en çok yöneldiği yıllardı.
Eski âlimlerin hayatında da bunun izleri vardır. İmam Buhârî’nin —o büyük hadis âliminin— çocukken gözlerini kaybettiği, annesinin ise yıllarca her gece onun şifası için Rabbine yöneldiği anlatılır. O annenin gözyaşı dolu duaları, sonunda hem oğlunun gözlerini hem de ümmetin asırlarca okuyacağı bir hazineyi getirdi. Bekleyen bir annenin secdesi, kendi ömrünü aşan bir hayrın tohumu oldu.
İşte bu yüzden, bir çocuğa kavuşmayı bekleyen kalbe söylenebilecek en doğru söz “üzülme” değil, “yalnız değilsin”dir. Dünyanın dört bir yanında aynı sessiz bekleyişi taşıyan kardeşlerimiz var — aynı gece duasını eden, aynı bayram sabahı içine çekilen, aynı ümidi göğsünde saklayan. Bu bekleyiş, onları birbirine de bağlar, Rablerine de.
Kapanış: vakti gelince
Bütün bunların sonunda kesin bir cümle kurmak ne mümkün ne de doğru. Belki o kucak bir gün dolar, belki dolmaz; bunun hesabını yalnız Allah bilir. Ama kesin olan bir şey var: edilen hiçbir dua kaybolmaz, dökülen hiçbir gözyaşı boşa gitmez.
Zekeriya’nın duasını anlatan ayet, onun çaresizliğini değil, o çaresizlik içinde Rabbine tutunuşunu kayda geçirir: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın.” Belki bekleyişin asıl manası budur — insanın, eli boş göründüğü anda bile Rabbinin elini bırakmaması. O el bırakılmadıkça, hiçbir bekleyiş gerçekten yalnız değildir. Ve vakit, her zaman O’nun bildiği vakittir.