Karanlık bir sinema salonu. Altı yaşında bir çocuk koltuğunda öne eğilmiş, gözünü perdeden ayırmıyor. Perdede zaman makinesine binmiş dört çocuk, eski Bağdat’ın sokaklarında koşturuyor. Salondan çıkarken o altı yaşındaki seyircinin söyleyecekleri çok: yeni şeyler öğrendiğini, hiç görmediği yerleri gördüğünü, o uzak çağda olup biten her şeyi bir solukta anlatıyor.

Sahnedeki çocuklar ona benziyor. İşte mesele bu.

Geçtiğimiz şubatta Amerika’da sinemalarda gösterime giren Time Hoppers: The Silk Road, küçük bir eşiği geçti: ülkede beyazperdeye çıkan ilk Müslüman çocuk animasyonu oldu. Kanada’da, Müslüman çocuklar için içerik üreten küçük bir yapım ekibinin elinden çıkmış; senaryosunu yazıp yöneten Flordeliza Dayrit de aynı topraktan. Sınırlı sayıda salonda, sessizce başladı.

Bir mucit, bir zaman makinesi, dört çocuk

Hikâye tanıdık bir yerden açılıyor. Mucit bir baba, kızı ve üç arkadaşına sıra dışı bir görev veriyor: zaman makinesiyle geçmişe gidip İslam tarihinin izlerini toplamak. Ama işler planlandığı gibi gitmiyor; çocuklardan biri kazara çağların gerisine savruluyor, diğerleri de onu kurtarmak için peşinden atlıyor. Böylece dört çocuk, bir arkadaşlarını geri getirmek uğruna asırlar arasında bir kovalamacaya düşüyor.

Yol uzun. Bağdat’tan başlıyor, sonra Mali’nin çöl kenarındaki Timbuktu’suna, oradan Kahire’ye, oradan Halep’e uzanıyor. Her durakta bir kapı aralanıyor — ve o kapının ardında, çocukların ders kitabında belki adını bile görmediği bir isim duruyor.

Çocuğa açılan bir coğrafya

Asıl güzellik burada başlıyor. Çünkü bu duraklar rastgele seçilmemiş; her biri kardeşlerimizin yüzyıllar önce ördüğü bir medeniyetin köşe taşı.

Bağdat’ta çocuklar, sayıların dilini kuran Harizmî ile karşılaşıyor — bugün matematik derslerinde adını anmasak da, kullandığımız cebirin temelini atan adam. Halep’te İbnü’l-Heysem var; ışığın ve görmenin sırrını çözmeye çalışan, gözün nasıl gördüğünü ilk anlatanlardan biri. Bir başka durakta usturlap ustası Meryem el-İcliyye karşılarına çıkıyor — yıldızlara bakıp yön bulmayı, vakti ölçmeyi bilen bir kadın, asırlar öncesinden.

Ve Timbuktu. Çocukların orada karşılaştığı isim Mansa Musa: Mali’nin hükümdarı, tarihin gördüğü en zengin insanlardan biri sayılan, hac yolunda geçtiği her şehre bolluk bırakan o efsanevi kafilenin sahibi. Bir Türk çocuğu için Timbuktu belki haritada bir nokta bile değil. Bu filmden sonra bir isim, bir yüz, bir hikâye.

İşte bu yüzden Kahire ile Timbuktu aynı yolculukta yan yana duruyor: çocuğa, “senin köklerin yalnızca bir şehirde, bir ülkede değil — çölden nehir kıyısına, doğudan batıya uzanan koca bir dünyada” demek için. Adını ilk kez duyduğu bu yerler, aslında uzak değil. Hepsi aynı ailenin hatırası.

Bir yerden başlamak

Filmin kusurları yok değil — bir yapımcı ekibinin ilk büyük adımı, her ilk adım gibi pürüzlü yerleri var. Ama salondaki anne babaların aklında kalan o değil. Onların gözünde önemli olan, çocuklarının ilk kez perdede başörtülü bir kahraman görmesi; ilk kez bir maceranın merkezinde kendilerine benzeyen yüzler bulması.

O salonlarda küçük sahneler yaşanıyor. Bir anne, kızının kolundan hafifçe tutup eğiliyor, perdedeki usturlap ustasını gösteriyor: “Bak, o da senin gibi başını örtmüş.” Çocuk başını sallıyor, gözü perdeden hiç ayrılmıyor. Bir baba, oğlu salondan çıkarken Mansa Musa’nın adını gülerek üç kez tekrarlatıyor; eve dönünce haritayı açıp Timbuktu’yu birlikte arayacaklar. Küçük şeyler. Ama bir çocuğun kendini dünyada nereye koyacağını, çoğu zaman böyle küçük şeyler belirliyor.

Bu, anne babaların yıllardır içten içe taşıdığı bir özlemdi. Çocuklarına kökünü anlatmak isteyen, ama elinde bir kitaptan, bir akşam sohbetinden başka pek bir şey olmayan ebeveynlerin özlemi. Şimdi o sohbete bir görüntü eşlik ediyor; çocuğun zihninde Bağdat artık soyut bir kelime değil, koşturan bir maceranın sahnesi.

Yıllardır çocuklarımız başkalarının kahramanlarıyla büyüdü. Onlara hayran oldular, kostümlerini giydiler, isimlerini ezberlediler — ve hiçbirinde tam olarak kendilerini bulamadılar. Şimdi küçük bir salonda, küçük bir perdede, kendi tarihlerinden çıkmış dört çocuk koşuyor. Bağdat’ın çarşısında, Timbuktu’nun çölünde, kendi dedelerinin dünyasında.

Salondan çıkan o altı yaşındaki çocuk büyüdüğünde Harizmî’nin kim olduğunu unutabilir. Ama bir akşam, bir salonda, ona benzeyen birinin kahraman olabileceğini gördüğünü unutmayacak. Bir yerden başlamak gerekiyordu; başladılar.