Avrupa’da bir okula giden genç bir kız, bir danışmanlık sayfasına kısa bir mektup yazdı. Okulda kimileri onu gördükçe başörtülü bir Müslüman olmasıyla ilgili laflar ediyor; duysun diye yüksek sesle, hem de sürekli. Mektubun en ağır cümlesi ise bunlar değil: dışarı çıkmaya bile çekinir olmuş, evdeyken bile bazen yaptığı her şeye yorum yapıldığını hayal ediyor.
Belki sen aynısını yaşamadın. Ama laf bittikten sonra da kafanda devam eden bir sesin ne kadar yorucu olduğunu tahmin edersin. Zorbalığın asıl yükü orada: kulağa gelen cümle birkaç saniye sürüyor, bıraktığı iz günlerce.
Önce söylemek
Mektubu yazan kardeşimiz aslında en zor adımı çoktan atmış: yazmış. Çünkü zorbalığa uğrayanların çoğu susar. Canının yanmasından, utanmaktan ya da arkadaşlarını kaybetmekten korkar, kimseye söylemez, hepsini içinde taşır. Cevap bu yüzden en başa şunu koyuyor: içine atma, yalnız olmadığını bil. Kimse söylemediğin bir şeyde sana yardım edemez.
Yanındaki biri böyle bir şey yaşıyorsa, ona söyleyebileceğin en sade cümle belki de bu: yalnız değilsin. Çünkü insan içinde tuttuğu şeyi yalnızken daha ağır taşıyor. Biri “ben buradayım” dediğinde yük en azından ikiye bölünüyor.
Bir de zamanın payı var. Danışmana göre uzun süren zorbalık insanda değersizlik hissine, hatta depresyona yol açabiliyor. İzi yetişkinliğe kadar sürüp başkalarına güvenmeyi, arkadaşlık kurmayı zorlaştırabiliyor. Yani “geçer gider” diye beklemek sessiz bir seçenek gibi görünse de bedelsiz değil.
Kime, nasıl
Benzer bir şeyin içindeysen kapılar belli: aile, okulun rehber öğretmeni, müdür, gerekirse polis. Aradığın kişi, zorbalığı durdurabilecek ve güvenliğini koruyabilecek biri.
Mektuptaki kız için ilk kapı aile. Aileye açılmak başta zor gelebilir; onları üzmek ya da korkutmak istemezsin. Ama aile yalnız dinleyen biri değil, okula gidip senin adına konuşabilecek biri de.
Aile öğretmenle ya da müdürle görüşme isteyebilir, durumu orada anlatabilir. Olayı araştırmak ve gelişmeleri aileye haber vermek de okulun görevi. Yani bu yük tek başına senin omzunda kalmak zorunda değil.
Mektupta sözün yanında bir de dokunma girişimi var: bazıları, karşı cinsle el sıkışmadığını ve az konuştuğunu bildiği için ona dokunmaya çalışıyor. Laf atmak da dokunmaya çalışmak da zorbalık; ikisini de bildirmek gerek. Bildirmek korkaklık değil, öne çıkıp sesini duyurmak; yani cesaret.
Anın cevabı
Peki tam o an, biri yüksek sesle konuşurken? Danışman tepkiyi mümkün olduğunca küçük tutmayı öneriyor: canının yandığını belli etmemek, sakin sakin yürüyüp geçmek. Mantığı basit: zorbalık yapan, karşısındakinin rahatsız olduğunu görmekten tat alıyor. Tepki gördükçe cesaretleniyor, beklediğini alamayınca elinde bir şey kalmıyor. Ama bu, zorbalığın senin tepkin yüzünden sürdüğü anlamına gelmiyor. Sorumluluk, tepki alsa da almasa da, zorbalık yapanda kalıyor.
Bu yüzden sakin kalmak geri çekilmek sayılmaz. Hangi laf için dönüp bakacağını, enerjini nereye harcayacağını sen seçiyorsun. Zorbanın elinden aldığın şey tam olarak bu: seni istediği yere çekebilme gücü.
Bu önerinin ince bir sınırı var: yürüyüp geçmek, olanı kabullenmek demek değil. Anın cevabı sessiz olabilir, ama akşam anlatacağın şey sessiz değil. Biri zorbaya beklediğini vermemeye yarıyor, öbürü sorunu bitirmeye. İkisi birbirini silmiyor.
Sorun sende değil
Danışman bir şey daha söylüyor: olanı kişisel algılama. Zorbalığın amacı zaten karşısındakinin özgüvenini sarsmak. Sarsıldığını hissetmen sende bir eksik olduğunu göstermiyor; yöntemin işlediğini gösteriyor. Zorbalık yapanın kendi hayatında da bir şeyler ters gidiyor olabilir. Belki öfkesini ya da üzüntüsünü boşaltacak birini arıyor; ne yazık ki karşısına çıkan sen oluyorsun. Bu, onun yaptığını hafifletmiyor, kimseyi de aklamıyor. Ama “acaba bende mi bir sorun var” sorusunu masadan kaldırıyor.
Sabır nerede duruyor
Danışman cevabını sabırla bitiriyor. Bu dönemi bir imtihan olarak görmeyi, sabırla geçmeyi ve kendine inanmayı öneriyor.
Her gün birilerinin sesi peşini bırakmıyorsa, imtihan kelimesi ağır gelebilir. Ama burada sabır, sessizce çekip durmak değil. Yukarıda anlattığımız her şey onun içinde: anlatmak, birine gitmek, o anda sakin kalmak, sorunun sende olmadığını bilmek, gerekirse yeniden anlatmak.
Mektup tek bir soruyla bitiyor: “Bana yardım edebilir misiniz?” Bu soruyu hâlâ ağır bir dönemin ortasındayken sormuş. Yine de sorabilmiş, yani susmamış. Danışmanın dediği gibi, bu dönem bir gün sadece bir anı olacak.