Bir aynadan on yıl kaçan genç, kendi yüzüyle nasıl barıştı

Assad on dört yaşında, okul koridorundaki büyük aynanın önünden geçerken başını çeviriyordu. Kendi yüzüyle karşılaşmaktan kaçınıyordu, sanki orada göreceği şey ona bir şey söyleyecekmiş gibi. Sınıf arkadaşları bunun farkında bile değildi — notları iyiydi, evde huzur vardı, dışarıdan bakan biri hiçbir şey görmezdi.

Kimse anlamadı, o da kimseye anlatmadı

On yılın en çarpıcı tarafı buydu: Assad’ın etrafındaki hiç kimse neler yaşadığını bilmiyordu. Kendi ifadesiyle, “o dönemde beni tanıyan biriyle konuşsaydınız, muhtemelen depresyonuma dair size hiçbir ipucu veremezdi.” Gülümsüyordu, derse giriyordu, arkadaşlarıyla vakit geçiriyordu — ama içeride kendine dair bir sevgi bulamıyordu. Önce vücuduna, görünüşüne dair küçük bir huzursuzlukla başlayan şey, yıllar içinde büyüdü ve kimliğinin tamamını sorgulamasına yol açtı.

Bunu kimseye söylemedi. Ne bir öğretmenine, ne yakın bir arkadaşına, ne de ailesine. Erkek çocukların büyüdüğü çoğu evde ağlamak, “bir şeyler yolunda gitmiyor” demek zaten kolay öğrenilen bir dil değildir; Assad da bu dili hiç konuşmadı. Gülümsemeyi bir maske değil bir alışkanlık haline getirdi — o kadar iyi bir alışkanlık ki, kendisi bile bazen içindeki ağırlığı unutur gibi oldu.

Üniversiteye başladığında dışarı çıkmaya, konserlere gitmeye başladı. Ama kalabalığın içinde bile kendini yalnız hissediyordu; etrafındaki herkesi kendinden “daha iyi” görüyor, bu kıyaslama onu her seferinde biraz daha küçültüyordu. Bir barda gülen arkadaş grubuna bakıp neden kendisinin aynı hafifliği hissedemediğini kendine soruyordu. Duygularını göstermeden taşımak, hiç şikayet etmeden yaşamak — bu sessizlik yıllarca sürdü, çünkü göstermemek ona daha güvenli geliyordu.

Yirmi üç yaşına geldiğinde durum dayanılmaz bir noktaya vardı. Sabah uyandığında günü tekrar uykuya kaçarak atlatmak istiyor, belki ertesi gün daha iyi hissederim diye umuyordu. Ama her yeni sabah aynı ağırlıkla geliyordu. Sonradan yazdığı bir şiirde o günleri “aynı anda hem çiçek açmak hem çürümek” diye tarif edecekti — büyümenin ve tükenmenin aynı bedende yan yana durduğu bir yaş.

Bir sabah, karar

Dönüm noktası dramatik bir olay değildi. Assad bir sabah uyandı ve bir şeylerin değişmesi gerektiğine karar verdi. Kendi sözleriyle: “Hayatımın tam olarak nasıl olması gerektiğini bilmiyordum ama böyle olmaması gerektiğini kesin biliyordum.”

Bu karardan sonraki bir yıl, küçük ama kararlı adımlarla geçti. Haftada bir terapiste gitti, kendini rahatsız eden düşünceleri tek tek konuştu — hangi anda, hangi cümleyle kendine zarar verdiğini fark etmeyi öğrendi. On sekiz yaşından beri kullandığı alkol ve esrarı bıraktı; bu maddelerin, bastırdığı duyguları hafifletmek yerine daha da ağırlaştırdığını fark etmişti. Kendine ve dünyaya nasıl baktığını yakından izlemeye başladı.

Geliştirdiği bir yöntem özellikle işe yaradı. Kendini kötü hissettiği anlarda telefonunu çıkarıyor, önce o anki duyguyu ve nedenini birkaç cümleyle yazıyordu. Ardından bu duygunun neden gerçekte olduğundan daha büyük göründüğünü sorguluyor, sonuna hatırlaması gereken bir cümle ya da kendine söylediği olumlu bir söz ekleyip telefonu kapatıyordu. Küçük, üç dakikalık bir alışkanlıktı — ama tekrarlandıkça zihninin bir olayı ilk anda nasıl büyüttüğünü görmesini sağladı ve zamanla o büyütme alışkanlığı zayıfladı.

Yirmi dört, yirmi beş yaşlarına gelindiğinde ilerleme artık görünür hale gelmişti. On yıl aradan sonra ilk kez sosyal ortamlardan gerçekten keyif alıyor, bir kalabalığın içinde kendini eksik hissetmiyordu. Şiir yazmaya başladı; önce sadece kendisi için yazdığı satırlar, zamanla sürdürdüğü sessiz bir terapi biçimine dönüştü. En çok o dönem yazdığı bir dizeye geri dönüyor: hayatının hâlâ aynı olduğunu, ama artık ona bakışının değiştiğini anlatan bir dize.

Yirmi altısında beklemediği bir şey oldu

Yirmi altıncı yaş gününe yaklaşırken hayatı beklemediği bir yöne döndü: dinini yaşamaya yönelik, açıklayamadığı güçlü bir istek duydu. Müslüman doğmuştu ama yıllardır ibadetlerinden uzaktı. Şimdi namaza, dine yeniden bir kapı aralıyordu — kimsenin zorlamasıyla değil, kendi içinden gelen bir çağrıyla. Seccadeyi yeniden serdiği ilk günlerde bunun bir “çözüm” değil bir devam olduğunu hissetti; terapide öğrendiği sabır, telefonuna yazdığı o küçük notlar, hepsi onu bu noktaya taşımış gibiydi.

Bu dönüş, terapinin ve küçük alışkanlıkların üstüne kurulan bir katman oldu; biri diğerinin yerini almadı. Assad’ın anlattığı iyileşme tek bir kapıdan gelmedi — önce kendine dürüst olmayı öğrendi, sonra kendi bedenini ve düşüncelerini tanımayı, en son da bu dürüstlüğün üzerine imanını yeniden inşa etti. Namaz ona hazır bir cevap gibi gelmedi; üzerinde çalıştığı bir şeyin sessizce oturmasına izin veren bir alan gibi geldi.

Aynayla barışmak

Bugün Assad aynanın önünden artık kaçmıyor; tam tersine, sabah aynaya bakmayı iple çekiyor. Hayatında dışarıdan hiçbir şey değişmedi — aynı aile, aynı arkadaşlar, aynı iş, aynı ev. Ama kendini artık kimseden “az” hissetmiyor. “Yarın ölsem mutlu ölürüm,” diyor, “çünkü artık depresyonda değilim.”

On dört yaşındaki çocuk aynadan kaçıyordu, çünkü orada kendinden başka bir şey görmeyi umuyordu. Yirmi altısındaki adam artık her sabah kendi yüzüne bakıyor, sabırla — ve gördüğü şeyle barışık.