Michigan’ın Dearborn şehrinde bir öğleden sonra. Cami avlusundan çıkan genç bir adam, başında beyzbol şapkası, ayağında spor ayakkabı, durup objektife bakıyor. Karşısında bir fotoğrafçı duruyor; deklanşöre basmadan önce bekliyor, sanki bir cümlenin tamamlanmasını bekler gibi. O kare çekildiğinde ortaya çıkan şey bir portreden fazlası olacak: Amerika’da Müslüman olmanın, bu çağda, bu topraklarda nasıl bir his olduğunun bir parçası.

Fotoğrafçının adı Mahtab Hussain. Britanyalı bir Müslüman sanatçı. Ve önündeki yol uzun: doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan 90 günlük bir Amerika yolculuğu. Hedefi, kendi deyişiyle “ortak bir öz-portre” — tek tek yüzlerden kurulan, ama hepsi bir araya geldiğinde bütün bir ülkeyi anlatan bir resim.

Gölgenin altından çıkan bir nesil

Proje aslında beş yıl önce, 2021’de doğdu. O yıl 11 Eylül’ün üzerinden tam yirmi yıl geçiyordu. Hussain o günden bu yana altı ayrı şehirde portreler çekti, videolar kaydetti, hikayeler dinledi. Çıkan işin tek bir Müslüman portresi yoktu; aksine kaç yüz varsa o kadar hikaye vardı. Camide tanışan bir mühendisle, kasabında çalışan bir göçmenle, üniversitede okuyan bir kızla aynı çatı altında buluşan bir çeşitlilik. Şimdi bu işi altı şehirden çıkarıp bütün bir ülkeye yaymak istiyor.

Onu bu yola iten soru basit ama derin. Yirmi yıl önce, diyor Hussain, “uzun bir gölge düştü. Yıllarca pek çok Müslüman, ayakta kalabilmek için görünmez olması gerektiğini hissetti.” Ama aradan geçen zamanda bir şey değişti. Yeni bir nesil büyüdü — saklanmayan, görülmek ve anlaşılmak isteyen, kendi tarzını ve kimliğini tam da Amerikalı bir biçimde kuran bir nesil.

İşte projenin kalbi orada. “Bu çalışma, o varlığın nasıl hissettirdiğiyle ilgili,” diyor Hussain. “Ait olmakla ilgili. Bir problem olarak görülmek yerine bu ülkenin dokusuna işlenmekle ilgili. Gündelik hayatımızdaki maneviyatla ilgili.”

Bu cümle, aslında uzaktan tanıdık geliyor. Bir yerde var olmanın, oraya ait hissetmenin, kendi inancınla birlikte görünür olmanın hikayesi — Berlin’deki, Londra’daki, dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimizin de tanıdığı bir hikaye.

Doğudan batıya bir harita

Hussain’in çizdiği güzergah, başlı başına Amerika’nın Müslüman coğrafyasının bir haritası gibi. Yolculuk New Jersey’nin South Paterson semtinden başlıyor — Arap göçmenlerin onlarca yıldır mahalle dokusunu ördüğü bir yer. Sonra Minnesota’nın Minneapolis kentine uzanıyor; Somalili kardeşlerimizin Amerika’daki en kalabalık yerleşimlerinden birinin kurulduğu şehir. Soğuk bir kuzey kentinde, Doğu Afrika’nın sıcağını taşıyan bir cemaat.

Güney Carolina’da Islamville, New York eyaletinde Islamberg gibi, adı bile “İslam” sözcüğünü taşıyan kasabalar var rotada. Bu küçük yerleşimler, büyük şehirlerin gürültüsünden uzakta, kendi sessiz hayatlarını kuran kardeşlerimizin yuvası. Sonra Michigan’ın Dearborn’u — Amerika’da Müslüman nüfusun en yoğun yaşadığı, sokak tabelalarının çoğu zaman Arapça da yazıldığı, lokantasından berberine bir mahallenin baştan aşağı tanıdık geldiği şehir. Ardından Mississippi’nin Horn Lake’i ve Teksas’ın dev metropolü Houston; biri Amerika’nın güneyinde sakin bir kasaba, diğeri milyonlarca insanın iç içe yaşadığı bir petrol ve göç kenti. İkisinde de aynı ezan okunuyor.

Ve listenin sonunda beklenmedik bir durak: Arizona’daki Büyük Kanyon. Ne bir cami avlusu, ne bir mahalle. Belki bir manzara karşısında namaza duran birinin karesi için, belki de Amerika’nın o uçsuz bucaksız toprağında bir Müslümanın orada olduğunu, basitçe ve hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan orada olduğunu göstermek için.

Bu şehirlerin her biri kendi hikayesini taşıyor. Kimi göçle kuruldu, kimi kuşaklar boyu orada yaşadı. Kimi Arap, kimi Güney Asyalı, kimi Afrikalı, kimi sonradan İslam’ı seçmiş Amerikalı. Hussain’in derdi tam da bu çeşitliliği tek bir kareye sıkıştırmamak — onu olduğu gibi, dağınık ve zengin haliyle göstermek.

Özne değil, ortak yazar

Hussain’in çalışma biçiminde alışılmadık bir şey var. Fotoğrafını çektiği insanları “konu” olarak görmüyor. “Portreler için poz verenler, alışıldık anlamda birer özne değil,” diyor. “Onlar ortak bir tecrübenin yazarları.”

Bu ince bir ayrım ama önemli. Çoğu zaman kardeşlerimiz, başkalarının merceğinden, başkalarının anlattığı bir hikayenin nesnesi olur. Birileri onlar hakkında konuşur, onlar adına karar verir, onları bir başlığın altına yerleştirir. Hussain bunu tersine çevirmeye çalışıyor: kameranın önündeki kişi kendi hikayesinin anlatıcısı oluyor. Ne giyeceğine, nasıl duracağına, neyi göstereceğine kendisi karar veriyor. Fotoğrafçı sadece o anı tutan, sonra bir kenara çekilen kişi.

Aslında bu yüzden projenin tonu, alıştığımız o ağır “Batı’da Müslüman olmak zor” anlatısından farklı. Hussain bir mağduriyet albümü hazırlamıyor. Çektiği yüzlerde korku değil, kendinden eminlik var; şikayet değil, var olma sevinci. Tam da bu yüzden hikaye Türk okura da yabancı gelmiyor: Amerika’nın bir köşesinde kendi inancıyla, kendi tarzıyla, başı dik duran bir genç, İstanbul’dan da, Almanya’dan da tanıdık bir yüz.

Projenin asıl umudu da burada saklı. Hussain, bu portreler dizisinin “coğrafyayı ve geçmişi aşıp Müslümanları birbirine bağlayan o güçlü ümmet fikrini” görünür kılmasını istiyor. New Jersey’deki bir bakkalla Houston’daki bir öğrenciyi, Dearborn’daki bir aileyle Minneapolis’teki bir gönüllüyü aynı dokunun parçası kılan bağ.

“Çalışmalarımla,” diyor, “kardeşlerimizin zenginliğini ve dirençliliğini yansıtmaya çalışıyorum; her birinin kendine özgülüğünü kutlarken, kalıpyargıları da sorguluyorum. Her portre, her sergi bir hikaye; bağ kurmaya bir davet ve paylaştığımız insanlığın güzelliğinin bir hatırlatıcısı.”

Hussain bu büyük yolculuğu bir Kickstarter kampanyasıyla ayağa kaldırıyor; destek çağrısı 18 Mayıs 2026’ya kadar açık. Kampanya kapanıp yollar başladığında ortaya çıkacak şey, bir fotoğraf albümünden çok daha fazlası olacak. Belki de bir aynayı, okyanusun ötesindeki kardeşlerimizin yüzüne tutulmuş bir aynayı andıracak. O aynaya kim bakarsa baksın, kendinden de bir şey görecek.