Dubrovnik’in Eski Şehir’inde, Dominik manastırının önündeki taş basamaklarda bir gitar çalıyor. Çalan, seksen bir yaşındaki Ibrica Jusić; asıl adı İbrahim. Bir keresinde bir çocuğa sevdahın ne demek olduğunu sormuşlar. Çocuk şöyle cevap vermiş: “Babam şarkı söylerken ağlıyor ama üzgün değil.”
Hırvatistan’da, ağırlıklı olarak Katolik bir ülkede Müslüman doğan bu kardeşimiz, bölgede efsane sayılıyor ve altmış yılı aşkın süredir sevdalinka söylüyor. Tür Bosna’nın şarkısı olarak biliniyor. Jusić ise kimilerinin gözünde doğduğu şehirle, Dubrovnik’le özdeş bir isim.
Parasız bir delikanlı, bir çift dinleyici
Askerlikten dönen Jusić’in ne parası vardı ne de bir çıkış yolu. Gitarını alıp Dominik manastırının önündeki taş merdivenlere, yerel adıyla skaline’ye gitti. Bugün o dakikayı şöyle hatırlıyor: “Otur oraya. Senin yerin orası… Açıl, kımılda… İyimserlik yay, sevgi yay!”
Genç bir çift durup onu dinledi. “Yüreğim esir düştü,” diyor Jusić. “Biri beni dinliyor. Yalnız değilim!” Basamaklar bundan sonra hem sahnesi hem gönül yuvası oldu. Gitarına kulak verenlerin hepsi onunla aynı inançtan değildi; Dubrovnik’in farklı dinî geleneklerinden geliyorlardı.
Jusić’in adını duyuran Zagreb Festivali’ne giden yol bir gece yarısı açıldı. Şehrin tanınmış bir sanatçısı onu çalarken duydu ve besteci Pero Gotovac’ı onu bölgenin saygın müzik şölenine çağırmaya ikna etti. Jusić o günlerde başka bir geleceğe hazırlanıyordu: araç döşemeciliği yapmak üzere Almanya’ya gitmek için evrakları tamamdı. Zagreb’de 1968’de aldığı önemli ödül bu planı rafa kaldırdı. Genç adam bir anda herkesçe tanınır oldu; yine de doğduğu şehirden kopmadı.
Evde duyulan sesler
Bu ses basamaklara gelmeden önce evde şekillenmişti. Jusić, yedi çocuklu, yoksul ama müziğe yatkın bir ailenin çocuğu. Annesi yemek masasının çevresinde yumuşak bir soprano sesle şarkı söylerdi ve Jusić’in kendi söyleyişine örnek olan ses, annesinin sesiydi. Babasının 120 basslı bir Dallapé akordeonu vardı. Bugün 120 basslı bir Dallapé’nin ne olduğunu bilen bir akordeoncu bulmanın zor olduğunu söylüyor. İtalyan marka 134 yıllık geçmişin ardından 2010’da kapandı.
Müzikteki ilk kılavuzu ağabeyi Đelo’ydu. Đelo, Dubrovnik’in tanınmış Dubrovački Trubaduri (Dubrovnik Ozanları) grubunun kurucusu; bugün aramızda yok. Jusić onu ödünsüz bir çalışkan olarak anlatıyor: gitarsız görünmez, en iyi olduğunu kanıtlamak ister, asıl emeğini ise kimsenin görmediği yerde verirdi. Seslerin akorlara nasıl oturduğunu tek başına çözmeye uğraşırdı. Đelo daha on yedi on sekiz yaşındayken Dubrovnik’te canlı konserler veriyordu, Ibrica da kontrbasıyla yanında duruyordu. “Ne yaparsam yapayım, tek istediğim onun yakınında olmaktı,” diyor.
Kulağı yalnız sevdalinkayla yetişmedi. Dubrovnik festivalinin klasik konserlerini, kendi deyişiyle “hepimizin üstünde büyüdüğü” İtalyan okulunu da dinledi; ilerleyen yıllarda kıyı şansonunun dayanak adlarından biri oldu.
Evin zenginliği müzikti, geçim ise ağırdı. Ibrica ailesine yardım için ağır meyve sandıkları taşıdı ve çocukken oturacak bir sandalyesi bile olmadığını söylüyor. Bu yoksunluğun kendisine dayanıklılık ve kimseye ezdirmeme azmi kazandırdığını anlatıyor.
Sevdah ne demek
Zanin Berbić, Bosna-Hersek’in yükselen sevdalinka seslerinden biri. Bu şarkıları çocukken söylemeye başlamış ve “Benim için sevdalinka hayat demek” diyor. Türü yakından izleyen Berbić’e göre sevdalinkayı benzersiz kılan, yüzyıllar boyunca Bosna-Hersek’e uğrayan farklı kültürel izleri bir arada taşıması.
Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nde etnolog ve küratör olarak çalışan Nirha Efendić tanımı daha da netleştiriyor: Müslüman bir çevrede ortaya çıkan, yerel Slav geleneğine kök salmış, Bosna’nın geleneksel aşk şarkısı. Aralık 2024’te UNESCO, türü kendine özgü müzikal nitelikleri nedeniyle İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi’ne aldı.
Sözcüğün kökü bize yabancı değil. Sevdah, Osmanlı Türkçesindeki “sevda”dan geliyor ve aşk, özlem, tutku anlamı taşıyor; sevdalinka da ondan türemiş. Jusić daha derine iniyor: Arapça sawda kara safra demek ve eskiden bu sıvının fazlasının melankoli getirdiğine inanılırdı. Başta andığımız çocuğun cümlesi bu tanımı tersine çeviriyor: gözyaşı var, hüzün yok. Türün şarkılarından birinin adı ise “U Stambolu na Bosforu”, yani “İstanbul’da, Boğaz’da”.
Sevdalinkanın hikâyesi aynı zamanda bir mekân hikâyesi. İlk durak, 16. yüzyıldan beri kadın ve erkek hayatının ayrı aktığı, gençlerin evlilik öncesi buluşmalarının yakından izlendiği şehir mahalleleri. Şarkı orada çoğu zaman tek bir anın dile gelişiydi: bir rastlantı, bir özlem, bir ayrılık. Efendić’in anlattığına göre kamusal buluşmaların sorun sayıldığı o ilk evrede sevdalinka kapalı kapılar ardında, evlerde söylendi. 19. yüzyılın sonlarında ikinci durağa vardı: Osmanlıların kafana dediği kahvehaneler. Alaturka ile alafranga üsluplar orada karıştı. Radyo ise şarkıyı şehirdeki ve köydeki her eve soktu. Berbić, bu yolculuğu başka bir yönden izliyor: ona göre sevdalinka ağızdan ağza dolaşan sözlü bir yaratıydı, teknoloji ve medya ilerledikçe müzik türü olarak oturdu ve 1945’ten sonra en parlak dönemine girdi. Efendić bugün ona “aslında bizim yerel cazımız” diyor; güzel, ünlü, derin köklü bir gelenek.
Sesi yükseltmeden
Sevdalinkayı başka şarkılardan ayıran şey, söylenirken taşıdığı duygu ağırlığı. Jusić’e göre sevdah anlatılarak değil, yaşanarak söylenir. Hayatta yaşamadan aşk şarkısı yapan kimse olmadığını söylüyor. “Sevdah yaşanır,” diyor. “Bizi derinden etkilemeli, ruhumuza derinlik katmalı.” Söylenebilir, ağıt yakılabilir, bağırıp çağırılabilir; ama içinde ham ve gerçek bir duygu yoksa hiçbiri işe yaramaz.
Eski kuşak göçüp gidince geleneği gözetme sorumluluğu Jusić’in omzuna düştü; kendisine göre sevdalinkanın geleceği, ruhunun korunmasına bağlı. Türü yakından izleyen iki isim bu yükü ona yakıştırıyor. Berbić’e göre Jusić gibi kalitedeki sanatçıların sevdalinkanın değerini görüp benimsemesi çok önemli. Jusić’in yorumu hem türün ilk, geleneksel üslubuna kök salıyor hem de on yıllardır onu öne çıkaran kişisel damgayı taşıyor. Efendić’e göre Ibrica geleneği bilmekle kalmıyor, derinden yaşıyor. Aktarmayı kendi yoluyla beceriyor; modern düzenlemelerde bile sevdalinkanın “ruhunu” tanıyor, ona saygı duyuyor.
Basamaklarda otururken yüzü, şarkısının acısına rağmen huzurlu. Sevdah, dinleyenin şarkının yalnızca kendisine söylendiğini hissettiği bir yakınlık ister. Mesele sesi büyütmek değil, yaklaşmak. Jusić gerçek sevdah söyleyenlerde en etkili olanın ne olduğunu kendi soruyor, kendi cevaplıyor: “Hepimiz yakından, sessizce söylemeye başlayabiliriz; yan masa bile duymasın.”