İçimizde herkesin bir Allah resmi var. Çoğu zaman hiç çizmediğimizi sanırız; oysa o resim çoktan kalbin duvarına asılmıştır. Kimimiz oraya baktığında her an bir hata bekleyen, defter tutan, yakalamak için fırsat kollayan bir otorite görür. Kimimiz ise yanında olan, koruyan, döndüğünde kapısını hep açık bulacağı birini görür. İlginç olan şu: Bu iki resim de aynı kelimeyi kullanır — “Allah” der. Ama içleri taban tabana farklıdır. Peki bu resmi ilk kim çizdi? Ve neden bir ömür boyu onu silip yeniden çizmek bu kadar zor?
Yaqeen Enstitüsü’nden iki araştırmacı, Dr. Osman Umarji ve Dr. Hassan Elwan, tam bu soruya eğiliyor. Çalışmalarının çıkış noktası sade ama rahatsız edici: Bir çocuk Allah’ı ilk kez bir ders kitabında okumaz. Önce kendisine bakan gözlerde sezer. Anne babanın sesinde, dokunuşunda, bir hata yaptığında verdiği tepkide. Yani teorik bilgi gelmeden çok önce, kalpte sessiz bir tasavvur kurulmaya başlar bile.
Kalbe çizilen ilk taslak
Araştırmacılar meseleyi psikolojinin bağlanma kuramıyla açıyor. İnsanın hayata gelip ilk tutunduğu yer ebeveynidir; ve bu ilk ilişki, sonraki bütün ilişkilerin sessiz şablonunu kurar. Çocuk yetiştirmeyi iki eksende okuyorlar: sıcaklık (çocuğun varlığına gösterilen şefkat, ona ayrılan ilgi) ve sınır (açık kurallar, sorumluluk, tutarlılık). Bu iki eksenin nasıl birleştiği, çocuğun dünyayı güvenli mi yoksa tehditkâr mı bir yer olarak algılayacağını biçimlendirir.
Sorun, sınırın sıcaklıktan koptuğu yerde başlıyor. Kuralın bol, şefkatin kıt olduğu bir evde büyüyen çocuk, otoriteyi sevgisiz öğrenir. Ona göre güç demek, hata aramak demektir; yakınlık değil, mesafe. Araştırmacılar bu içselleşmiş imgeye çarpıcı bir ad veriyor: çocuğun zihninde bir tür “kozmik bekçi”. Uzakta duran, sürekli kayıt tutan, şefkatten çok ceza diliyle konuşan bir figür. Ve trajik olan şu — büyüdüğünde bu çocuk, çoğu zaman farkına bile varmadan, aynı şablonu Allah tasavvuruna taşır. Rabbini de bir bekçi gibi düşünür; sevmekten önce ondan kaçar.
Çalışmada bunun yalnızca bir sezgi olmadığını, ölçülebilir bir örüntü olduğunu da gösteriyorlar. Kanada’da yedi yüzü aşkın Müslümanla yapılan bir araştırmada, ebeveynini sevgisiz-katı algılayanlar ile Allah’ı “ceza veren bir otorite” olarak tasavvur edenler arasında belirgin bir bağ çıkıyor. Bu tasavvur ise yalnız bir his değil; teslim olmakta zorlanma ve dinî şüphe ile el ele yürüyor. Sevgi temelli bir tasavvuru olanlarda ise bunun tam tersi: Teslimiyet kolaylaşıyor, şüphe geriliyor. Sayılar elbette bir kalbin tamamını anlatmaz. Ama bir yöne işaret ediyor — ve o yön, üstünde durmaya değer.
el-Velî: koruyan dost
Burada araştırmacılar psikolojiden geleneğe geçiyor; ve işte yazının kalbi de orada atıyor. Çünkü İslam’ın Allah tasavvuru, o “kozmik bekçi” imgesinin tam karşısında durur.
Sözünü ettikleri esma el-Velî. Diyanet’in Esmâ-i Hüsnâ’sında geçen bu isim “dost, yâr, işleri üstlenen, koruyan” anlamına geliyor. Üstelik bu isim tek başına da gelmiyor; araştırmacılar onu bir çatı gibi okuyor — altında el-Karîb (kuluna en yakın olan), el-Vedûd (çok seven), er-Rahîm (esirgeyen), el-Vekîl (güvenle dayanılan) bir arada duruyor. Yani Kur’an’ın anlattığı Allah, uzakta bir denetçi değil; mü’minin en yakınında duran, onu koruyan, işini üstlenen bir dost. Bir ayet, Allah’ın inananların yardımcısı ve dostu olduğunu, inkâr edenlerinse böyle bir dostlarının bulunmadığını bildirir. Burada hem mutlak güç var hem de o gücün üstüne giydirilmiş bir şefkat. İkisi birbirine rakip değil; birbirinin içinde.
Burada bir an durmak gerekiyor. Çünkü bu satırların bizi götürebileceği yanlış bir yer var: Allah’ı sevecen bir ebeveynin büyütülmüş hâli sanmak. Oysa İslam akidesi bu kapıyı kesin biçimde kapatır. Allah hiçbir benzetmeyle kuşatılamaz; ne ebeveyne benzer, ne yaratılmış hiçbir şeye. Ebeveyn sevgisi yorulur, şaşar, bazen yanılır, bazen yetmez. Allah’ın rahmeti ise kusuru olmayan, sınırı olmayan, hiçbir ölçüye sığmayan bir rahmettir. Yani ebeveyn şefkati Allah’ın merhametinin bir örneği değil; olsa olsa ona doğru uzanan zayıf bir işarettir. İşaret, gösterdiği yere asla denk düşmez. Anne baba sevgisi en saf, en yorulmaz hâline ulaştığında bile, Allah’ın rahmetinin yanında bir damla bile değildir — çünkü Allah, bütün benzetmelerin ötesindedir.
Tam da bu yüzden, kalpteki ilk resmin sevgiyle çizilmesi önemli. Çünkü o resim Allah’ın kendisi değildir — yalnızca çocuğun, “yakınlık” ve “güç” kelimelerini ilk öğrendiği yerdir. Eğer bu iki kelime kalpte düşman olarak yerleşirse, çocuk büyüdüğünde rahmet ayetlerini okusa bile içten içe inanmakta zorlanır. Kelimeleri tanır ama tadını alamaz.
Korkudan değil, güvenden teslimiyet
Araştırmacılar bu noktada İslam geleneğinin iki büyük ismine başvuruyor. İbn Teymiyye ibadeti “Allah’a duyulan sevgi ile tam bir teslimiyetin birleşimi” olarak tanımlar. Dikkat edilirse teslimiyet tek başına değil; sevgiyle birlikte anılıyor. Öğrencisi İbn Kayyim ise daha da ileri gidiyor: Ona göre tevekkülün anahtarı, Allah hakkında güzel zanda bulunmaktır. Yani Rabbini nasıl tasavvur ettiğin, ona nasıl güvendiğini doğrudan belirler. Bekçi sandığın birine teslim olamazsın; ancak hayrını dilediğine bilerek dayanabilirsin.
İbn Kayyim’in bir başka tespiti de meselenin kalbini açıyor: Sevgi, kulluğu ağır bir yük olmaktan çıkarıp tatlı bir şeye dönüştürür; sıkıntıların yükünü hafifletir. Aynı emir, korkuyla yapıldığında bir prangadır; sevgiyle yapıldığında bir buluşmaya koşmaktır. İşte bu yüzden Allah’ın kuluna en yakın olduğu anları farzlara bağlaması, bir ceza düzeni değil, bir lütuftur. Bir hadis-i kudsîde, kulun Allah’a, kendisine farz kılınan şeylerden daha sevimli bir yolla yaklaşamayacağı bildirilir. Yani emirler bir kapan değil; davetin ta kendisidir.
Peygamber’in hayatında bu denge görünür hâle geliyor. Çocuğunu hiç öpmediğini söyleyen bir adama verdiği cevap sert değil, ama açık: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Sevgiyi gösteren biriydi — sevdiğine sevdiğini söyler, kızı geldiğinde ayağa kalkardı. Ama bu sıcaklık, sınırsızlık ya da gevşeklik anlamına gelmiyordu. Onun örneğinde sınır ve şefkat birbirini iter değil, taşır. Talep vardır; ama o talep, bir ilişkinin sıcaklığına sarılıdır. Araştırmacıların önerdiği denge tam olarak budur: kuralın olduğu ama sevginin de hep yanında durduğu bir yetiştirme.
Kuşaktan kuşağa taşınan resim
Çalışmanın en düşündürücü kısmı belki de şu: Bu resimler nadiren tek bir kuşakta başlar. Allah’ı uzak ve cezalandıran bir otorite olarak tasavvur eden bir ebeveyn, çoğu zaman çocuğunu da korku diliyle terbiye eder — “yaparsan Allah seni cezalandırır” sıkça duyulan ama izi derin kalan bir cümledir. Çocuk büyür, aynı tasavvuru içselleştirir, ve sırası gelince kendi çocuğuna aynı dili konuşur. Resim, çerçevesiyle birlikte bir sonraki kuşağa devredilir.
Buradaki acı, kötü niyet değil. Çoğu ebeveyn elindeki en iyi şeyi vermeye çalışır; ama veremeyeceği şeyi veremez. Kendi kalbine korkuyla çizilmiş bir resmi, çocuğuna sevgiyle aktaramaz. Bu yüzden araştırmacıların önerisi önce dışarıya değil, içeriye dönük: Çocuğun Allah tasavvurunu düzeltmek istiyorsan, işe kendi tasavvurundan başla. Esmâ-i Hüsnâ’yı parça parça değil bütün olarak tanı — yalnızca el-Müntakim’i (adaletle karşılık veren) değil, el-Velî’yi, er-Rahîm’i, el-Vedûd’u da. Çünkü Allah’ı eksik tanıyan, eksik anlatır.
İşte umut da burada başlıyor. Eğer bu resim öğrenildiyse, yeniden öğrenilebilir de. Kalbe korkuyla çizilmiş bir tasavvur kaderimiz değil; üstüne, sabırla, sevgiyle, başka bir resim çizilebilir. Bu kolay olmuyor — yıllarca sertleşmiş bir imge bir gecede yumuşamıyor. Ama tövbe kapısının hep açık olması da tam bu yüzden anlamlı: Allah, günahlar ne kadar büyük olursa olsun rahmetinden ümit kesilmemesini ister; kuluna dönmesi için sonsuz fırsat tanıyan bir Rab olarak tanıtır kendini. Yanlış bir resimle büyüdüysen bile, doğrusunu öğrenmek için çok geç değil.
Asılı resme bir kez daha bakmak
Belki de yapılacak ilk şey, içimizdeki o resme dürüstçe bakmaktır. Allah’ı düşününce kalbimize ilk ne düşüyor — bir sıcaklık mı, bir gerilim mi? Bu soruyu kendimize sormak küçük bir şey gibi görünür; oysa belki de hayatımızdaki en eski şablonu görünür kılan şeydir.
Araştırmacılar net bir reçete vermiyor; veremezler de. Bir kalbin nasıl yeniden düzeneceği formüle sığmaz. Ama işaret ettikleri yön açık: Allah’ın merhameti gazabını geçmiştir. Bu, dinin kıyısında duran süslü bir cümle değil; tasavvurumuzun merkezine koymamız istenen bir hakikat. Onu merkeze koyduğumuzda, hem kendimizle hem çocuklarımızla kurduğumuz dil değişir.
Geriye, cevabı bize bırakılmış bir soru kalıyor. Kalbimizdeki o ilk resim sevgiyle mi çizildi, korkuyla mı? Ve şayet ihtiyacı varsa — onu yeniden çizmeye nereden başlarız? Bunu bir günde çözmek mümkün değil. Ama belki de mesele çözmek değil; üstünde durmaya devam etmek.
Kaynak: Dr. Osman Umarji & Dr. Hassan Elwan, “Parenting Style and Our Relationship With God” (Yaqeen Institute)