Anneanneden kalan o alışkanlık — ellerimiz daha fazlasını biliyor

Bangladeş’te uzun bir kış akşamı. Mohsina, ailesinin salon masasının etrafına toplandığını hatırlıyor — herkesin elinde bir bulmaca kitabı, kalemler kağıt üstünde geziniyor. Ekran yok, bildirim yok. O sakin suskunlukta geçen saatler, zihin için bir nefes almaktı. Yıllar sonra, Londra’da beşinci saattir bir ekrana bakarken o sahneyi aklına getirdi. Bir şeylerin kaybolduğunu o an fark etti.

Bu his yalnız değil. Belirli bir dakika geliyor — göz yanıyor, omuz tutuklaşıyor, ekrana bakmak artık dinlenme değil yorgunluk üretiyor. Ve tam o anda beyin başka bir şeyin peşine gidiyor: anneannelerin yün örgüleri, dedelerden kalan tahta oymaları, çocukken yapılan el yapımı dergiler. Eller bir zamanlar başka şeyler yapmasını biliyordu. Hâlâ biliyor.

Beden emanet, ekran ise sadece bir araç

İslam’ın beden anlayışında kalıcı bir ağırlık var. Bakara suresi 2:195’te geçen uyarı — nefislerimizi tehlikeye atmamamız — sadece büyük riskleri değil, gündelik ihmalin birikimini de kapsar. Uzun saatler hareketsiz ekran başında geçirmek, bedeni küçük küçük yıpratır; bu kadar hafif görmemek gerek.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) güçlü olmayı değersiz saymadı. Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste (2664) “güçlü mümin, zayıf müminden Allah’a daha sevimlidir; her ikisinde de hayır vardır” buyurulur. Bedeni diri, zihni hazır, ruhu dengede tutan faaliyetler boşuna övülmedi. Eski nesiller çocuklarına yüzmeyi, atıcılığı, ata binmeyi öğretirdi; bu da aynı çizginin parçasıydı. O ölçü bugün için de geçerli — sadece biçim değişir.

Ellerini hareket ettirmek, bir şeyler yapmak, bir malzemeyle temas kurmak — bunlar sünnetin ruhuna yakın bir yaşamın parçasıdır. Ekran ise sadece bir araç. İyi bir araç, ama ev değil.

Zanaat, göründüğü kadar basit değil

Mohsina çocukken arkadaşlarıyla el yapımı dergiler çıkardı — makas, yapıştırıcı, kesilmiş resimler, elle yazılmış köşe yazıları. Pratik bir iş, evet. Ama o işin içinde başka bir şey de vardı: dikkat. Bir şeyi dikkatle yapmak, o işle tüm dikkatini vererek oturmak, dünyayı o anın dışında bırakmak. Buna meditasyon demek gerekmez; zaten namaz öncesindeki abdest gibi, günlük bir arınmaydı.

Zanaat bu anlamda nesiller arası bir miras taşır. Anneannelerin dikiş nakışı, dedenin bahçe emeği, annenin mutfak ritmi — bunlar yalnızca beceri değil, dikkatin bir yerden bir yere aktarılmasıydı. El işinin içinde bir süreklilik var: o iple yapılan seccade, onlarca yıl önce başlayan bir dikkatin izini taşıyor. Bu izi sürmek, mirasa uzanmak gibi bir şey.

Bu izi sürmek için büyük bir hazırlık şart değil. Ortak atölyeler var, fotoğraf makinesiyle çıkılan yürüyüşler var, bulmaca kitapları var. Hepsi farklı kapılar ama aynı yere açılıyor: ellerin çalıştığı, zihnin duraksadığı, bedenin kendini hatırladığı o yer.

Küçük bir başlangıç yeterli

Bir arkadaşının 2026 hedefleri arasında tuhaf bir madde vardı: “ya her şey yolunda gitseydi” sorusunu sormak. Zihin haritası çizdi — daireler, oklar, renkli kalemler. Kağıt üstünde yapılan bu iş, planı yazılı hale getirmekten çok, ona bakmak için bir süre ayrılmaktı. Bir saat oturdu, sadece düşündü ve çizdi. Bitirdiğinde ellerinde mürekkep izi vardı; bu iz, ekran başında geçen saatlerde olmayan bir şeydi.

Şehirlerde bu işin yolları artık çoğaldı. Londra’nın bazı mahallelerinde topluluk bahçeleri açıldı — tohumla uğraşmak, toprağa dokunmak, bir şeyin büyümesini beklemek. Nakış atölyeleri kuruldu; kadın ve erkek katılımcılar, ekran karşısında tanışmayan elleriyle yeniden tanışıyor. Bu bir nostalji değil. Pratik bir ihtiyaca verilen pratik bir cevap.

Bazen bu kadar küçük bir şey yeterli. Her gün otuz dakika, ya da haftada bir iki saat — elin bir şey yaptığı, dikkatin dağılmadan bir yerde kaldığı zaman. Bu süre uzun vadede birikim yapar; anneanneden kalan alışkanlık gibi, sessiz ama kalıcı. Ve o birikim yalnızca beden için değildir. Ekranın veremediği bir sükunet bırakır, günün içinde küçük bir nefes gibi.

Mohsina o kış akşamını — masanın etrafındaki aileyi, kalemleri, bulmaca kitabını — artık sık sık hatırlıyor. “Teknoloji o sevinci bana veremez” diyor. Vermesini de beklemiyor artık. Ellerinde zaten ne yapacaklarını biliyorlar.