Yeni taşındığı şehirde bir otel odasına giriyor, yorgun, bavulları henüz açılmamış. Yatağa uzanıp tavana bakıyor. Orada, köşeye sıkışmış küçük bir ok işareti görüyor: kıble. Namaz için yön aramasına gerek yok, otel onun yerine düşünmüş. Küçük bir detay, belki kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük. Ama o, gözleri tavanda, içinden geçen şeyi tarif etmekte zorlanıyor. Sanki yıllardır yarım kalan bir cümle, nihayet tamamlanmış gibi.

On iki yaşında ailesiyle başka bir ülkeye taşınmıştı. Yıllar geçti, büyüdü, evlendi, kendi hayatını kurdu. Ama içinde hep dağınık bir şey kaldı, parçaları bir türlü oturmayan bir his. Sonra kayınvalidesine bakmak için eşiyle birlikte ailesinin köklerinin olduğu yere, Malezya’ya döndüler. Dönüş kolay olmadı. Şimdi geriye dönüp baktığında, o ilk yılların kendine özgü bir karmaşası olduğunu görüyor — ve karmaşanın ardından sessizce gelen bir huzuru.

Önce sancı, sonra alışma

Kimse yeni bir ülkeye taşınmanın kolay olduğunu söylemiyor. Yeni bir dilin kıvrımları, alışık olmadığın bir bürokrasi, tanımadığın komşular. Bazı günler sular kesiliyor, bazı sabahlar memlekette bıraktığı yüzler içine oturuyor. Gurbet tersine işliyor sanki — bir yere “dönüyor” ama o yer de ona bir süre yabancı kalıyor.

Bu, taşınan herkesin bildiği o tanıdık ara dönem. Ne tam gittiğin yerdesin, ne tam geldiğin yerde. İçin bir süre iki arada kalıyor. Memlekette bıraktığın bir arkadaşın sesi telefonda tuhaf gelir, oradaki hava artık senin havan değildir; ama burada da henüz kimse seni “buralı” saymaz. Geçiş dönemi, kimseye sormadan kendi vaktini ister.

Ama zaman, sabırla bekleyene yumuşak davranıyor. Çarşının yolu öğreniliyor, bir komşunun adı akılda kalıyor, manavın hangi günler taze sebze getirdiği belleniyor, çocuk okula alışıyor. Bir gün bir tanıdığa rastlayıp ayaküstü hâl hatır soruluyor, başka bir gün bir komşu kapıyı çalıp sıcak bir tabak bırakıyor. Küçük küçük iplikler örülüyor. Ve bir gün, fark etmeden, o “yabancı” yer “buralar” oluyor.

Hayatın dokusuna işlenmiş bir ritim

Asıl değişimi gündelik anların içinde hissediyor. Bir alışveriş merkezinde namaz vakti geldiğinde nereye gideceğini düşünmüyor artık; ayakları kendiliğinden bir köşedeki mescide yöneliyor. Benzin istasyonlarında bile abdest alıp namaz kılabileceği bir yer var. Otel tavanlarındaki o küçük ok, her yerde karşısına çıkıyor.

Ezan günde beş kez evin içine kadar geliyor. Önce sadece bir ses, sonra günün doğal bir parçası — saatine bakmadan vaktin geldiğini anlamak gibi bir şey. Sabah, daha gün ağarmadan gelen ilk ezanla uyanmak; öğle sıcağında bir yerlerden yükselen kameti duymak; akşam, mutfakta yemek yaparken sesin kulağına dolması. Bir ülkenin günlük ritmiyle ibadetin ritminin aynı saate vurması, insanın içine sakin bir düzen yerleştiriyor.

Ramazanda çarşılar mis kokulu tezgâhlarla doluyor; akşam ezanına doğru kalabalıklaşan sokaklar, teravihe koşan ayaklar, gün batımını birlikte bekleyen bir mahalle hissi. Bayram resmî tatil; kapılar açılıyor, evler birbirine misafir oluyor, sofralar uzuyor, büyükler çocukların avucuna bayram harçlığı sıkıştırıyor. Komşular, akrabalar, tanıdık tanımadık herkes bir gün boyunca birbirinin evine giriyor çıkıyor.

Çocuklar için de doğal akıyor her şey. Okulda oruç tutmak, sınıf arkadaşlarının çantasında paylaşmak için getirdiği helal atıştırmalıklar, kimsenin “neden” diye sormadığı bir gündelik düzen. Çocuğunun, kendini açıklamak zorunda kalmadan büyüdüğünü görmek — bunun ayrı bir değeri var onun için. Kendi çocukluğunda hep eksik kalan bir şeyin, kızının hayatında baştan tamam olması gibi.

”Artık kendimi anlatmak zorunda değilim”

En çok da bir yükten kurtulduğunu fark ediyor: kendini sürekli anlatma, açıklama, yerli yerine koyma yükünden. Burada kim olduğunu izah etmesine gerek yok. Başörtüsüyle işe gitmek, bir kafede oturmak, çocuğunu parka götürmek — hiçbiri açıklama istemiyor. Sadece var oluyor.

Bir de geniş ailenin sıcaklığı var. Doğum sonrası o ilk yorgun haftalarda annesi ve kayınvalidesi yanında. Bebeğe bakıyorlar, eve el atıyorlar, onu nefes alsın diye kollarına alıyorlar. Sabah bir tabak yemek hazır geliyor, öğleden sonra bebeği biri devralıyor, o da yarım saatliğine gözlerini kapatabiliyor. Yorgunluğu paylaşan eller, gecenin bir vaktinde uyanan bebeğe koşan birden fazla kucak. Çok uzakta, tek başına bir hayat kurarken bunların hiçbiri yoktu; her şeyi kendi omzunda taşımıştı. Bunun ne demek olduğunu, ancak bir süre yükü tek başına çekmiş biri tam bilir.

Hepsi bir araya geldiğinde geriye sade bir cümle kalıyor: “Burada Müslüman olmak için uğraşmıyorum; sadece olabiliyorum.” Yıllar süren o dağınıklık hissi yavaşça yerine oturmuş. Parçalar birleşmiş.

Belki bir gün başka bir yere taşınır, hayat ne getirir bilinmez. Ama şimdi, akşam ezanı eve dolarken, çocuğu yan odada kendi mırıltısıyla oynarken, içinden tek bir şey geçiyor: burası onun yeri. Buraya ait. Ve bu his, gürültüsüz, iddiasız, tam da ona ait olduğu için, dünyanın en sağlam duygusu gibi geliyor.