İnsan bir tanışma uygulamasının “eşleşme” bildirimi geldiğinde mi, yoksa bir düğün davetiyesi telefona düştüğünde mi daha çok yorulur, kestirmek zor. İkisinin de altında aynı sessiz soru yatar: ya bana sıra hiç gelmezse?

Çoğumuz bu soruyla bir süre yaşadık. Kimimiz hâlâ yaşıyor. Bir akraba sofrada “sen ne zaman?” diye sorduğunda gülümseyip konuyu değiştirenler; bir arkadaşın nikâhından erken çıkıp arabada bir an duranlar; kendini düzeltmeyi, daha az seçici olmayı, bir kiloyu vermeyi bir çözüm sanıp sonra bunun çözüm olmadığını görenler. Bekleyiş herkesin; sadece kimse yüksek sesle söylemiyor.

Modern hayat evliliği bir denkleme indirgemeye çok meraklı. Şu hizmete kaydol, evlenirsin. Şu huyundan vazgeç, evlenirsin. Biraz değiş, kapı açılır. Bütün bu hesapların içinde tuhaf bir eksik var: Allah’ın takdiri denklemden çıkarılmış, sanki her şey bizim parmaklarımızın ucundaymış gibi.

Oysa bir başka bakış mümkün: nikâh bizim elimizde değil. Seçer gibi yaparız, konuşur, tartar, karar veririz — ama bütün bu çabanın yanında istişare vardır, istihare vardır, ve hepsinin ötesinde bir takdir vardır. Aramak bize düşer; vaktini koymak bize düşmez.

Rızık gibi düşünmek

Rızkı düşünelim bir an. Çalışırız, didiniriz, kapı kapı dolaşırız — ama bereketin nereden, ne zaman geleceğini kimse kestiremez. Bazen yıllarca peşinden koştuğumuz şey gelmez; hiç ummadığımız bir yerden bir kapı açılır. Rızık, neye ne kadar ihtiyacımız olduğunu tam bilen birinin elinde olduğu için böyledir.

Nikâh da bu rızkın bir parçası. Bir ömrü paylaşacağın insan da, ekmeğin gibi, suyun gibi, bir nasip meselesi. Senelerce arayabilir, her gece bunun için dua edebilir, her yolu deneyebilirsin — ama o, ancak senin için en hayırlı vakit geldiğinde gelir. Bu, çabayı boşa çıkarmaz; çabanın üstüne bir teslimiyet ekler. İşte o teslimiyet, parmaklara binen bütün o baskıyı indirir.

“Bende bir sorun mu var?” sorusu, geç evlenen ya da hiç evlenmemiş herkesin bir gün kendine sorduğu sorudur. Cevap çoğu zaman karakterde değil, takdirdedir. Birinin yolu erken açılır, birininki geç; bu, birinin ötekinden daha eksik olduğu anlamına gelmez. Görünen sıra ile gerçek hikmet her zaman aynı yerde durmaz.

Reddedilmenin içindeki koruma

Her şey yolundayken her şeyin “ters gitmesi” insanı yıkar. Söz kesilir, hatta yüzük takılır, bir gelecek konuşulur — sonra bir anda kapı kapanır. O an, içinde sadece kayıp varmış gibi gelir.

Burada Kehf suresindeki o ünlü kıssa akla geliyor. Hani Musa, Hızır’la yola çıkar ve üç olaya şahit olur: sağlam bir geminin delinmesi, bir çocuğun canına kıyılması, ücret vermeyen bir kasabada bir duvarın onarılması. Üçü de ilk bakışta haksızlık, hatta zulüm gibi görünür. Oysa her birinin altında, o an görünmeyen bir hikmet vardır; perde sonradan aralanır.

Hayatımızdaki kapanan kapıları çoğu zaman böyle anlarız — sonradan. O an “neden” diye yandığımız bir ayrılığın, bizi nasıl bir yaranın eşiğinden geri çektiğini yıllar sonra görürüz. Hastalıkta yanımızda durmayacak birinden; sözünün arkasında durmayan birinden; bizi bir ömür boyu yalnızca derdini döktüğü bir köşe olarak görecek birinden. Kapanan kapı bazen kaybettiren değil, koruyandır. Daha derin bir yaradan esirgenmiş olmanın şükrü, çoğu zaman acının hemen ardından gelir.

Telaşı bırakmak

İçimize sadece kendi sesimiz değil, başkalarının fısıltıları da doluşur. “Çok seçicisin.” “Fazla iddialısın.” Bazen tuhaf bir biçimde “fazla dindarsın.” Bu sesler insanı kendinden vazgeçmeye, kendini ufak ufak budamaya çağırır: şunu da geri alsam, bundan da vazgeçsem, kendimden bir parça eksiltsem belki biri beni kabul eder.

Oysa eğitimin, mesleğin, huyun, fikirlerin — bunlar saklanacak kusurlar değil, seni sen yapan şeyler. Bir başkasıyla bir ömrü, ancak olduğun gibi durarak kurabilirsin. Yarı yarıya bir uyum için kendini eğip bükmek, ne sana yarar, ne karşındakine.

Bir an durup soluklanmak da bunun bir parçası. Uygulamadan bir süre çıkmak, davete gitmemeyi seçmek, kendiyle ve aynı yolda yürüyen dostlarıyla vakit geçirmek — bunlar pes etmek değil, nefes almaktır. Kalp yorulduğunda ona izin vermek, en olgun teslimiyetlerden biridir.

Bir kıssadan kalma bir söz var: insan, Allah’ın kendisi için çevirdiği işlerin, bildiklerinin ve hele bilmediklerinin perdesi bir an kalksa, sevgiyle erir ve şükürle secdeye kapanırmış. Bekleyişin en ağır gününde bile, perdenin arkasında işleyen bir lütuf olduğunu hatırlamak — belki de huzur tam buradan başlıyor.

Sen elinden geleni yaptın

Evliliğin bir tarifi de şu olabilir: huzur, sevgi ve merhamet. Eşlerin birbirinde durulduğu, aralarına sevgi ve rahmet konduğu, Kur’an’da işaret edilen o üçlü. Bunun yanında bir niyet de saklı: yuva, Allah’a yaklaştıran bir yol olabildiği ölçüde yuvadır. Bir insana yaklaşmak için Rahman’dan uzaklaşılmaz; tam tersine, doğru yoldaşlık insanı O’na yaklaştırır.

Bu yüzden içini ürperten bir işaret gördüğünde görmezden gelme. İçindeki ses “dur” diyorsa dinle. Sıranın neden gelmediğini soranlara gülümseyip “bilmiyorum” demek, bazen en dürüst cevaptır. Çünkü çiftler hâlinde yaratıldık; sana ait olan yarı, vakti gelince, senin kıyılarına tam oturacak.

Elinden geleni yaptın. Gerisini, her şeyin vaktini en iyi bilene bırak. Bekleyiş bir eksiklik değil; bazen, sana en çok yakışanın hazırlandığı o sessiz süredir.