Londra’da bir akşam. Çocuklar yatmış, ev sessizleşmiş; mutfak masasının üstünde açık bir Mushaf, yanında kalemle çizilmiş bir defter duruyor. Amany sandalyeye oturuyor, ekranda haftalık dersine bağlanıyor ve aynı sayfayı bir kez daha, sonra bir kez daha okuyor. Kırk sekiz yaşında, üç çocuk annesi, bir üniversitede araştırmacı — ve hayatının bu döneminde, çoktan kapandığını sandığı bir kapıyı yeniden aralıyor.
Hikâyenin başı çok geriye gidiyor. Amany çocukken Mısır’da büyümüş. Orada gelenek böyle: çocuklar Kur’an’ın son üç cüzünü ezberler. O da ezberlemiş, küçük bir kız olarak o sayfaları belleğine almış. Sonra hayat araya girmiş. Büyümüş, okumuş, evlenmiş, anne olmuş, başka bir ülkeye taşınmış, işe başlamış. Ezber orada, o çocukluk sayfalarında kalmış. Yıllarca da öyle kalacak gibi görünmüş.
”Artık geç” diye düşündüğü an
Çoğumuzun içinde dönüp duran bir cümle var: “Yaşım geçti, artık olmaz.” Özellikle Kur’an söz konusu olduğunda bu cümle daha da ağırlaşır. Ezber çocuk işi sayılır; belli bir yaştan sonra başlamak hem zor hem de biraz utandırıcı gelir insana. “Bu yaştan sonra mı?” sorusu, daha başlamadan kapıyı kapatır.
Amany için o kapıyı aralayan şey, hayatın beklenmedik bir aralık vermesi oldu. Evde, günlerin temposu bir anda gevşedi; elinde, uzun zamandır olmayan bir boşluk belirdi. O boşluğu nasıl dolduracağını düşünürken aklına çocukluğundan kalan o yarım yol geldi. Yıllar önce bıraktığı yerden devam edebilir miydi? Bu yaşta, bu sorumluluklarla, bu yorgunlukla?
Kararını verdi: deneyecekti. Ama tek başına değil.
Bir hoca, bir grup, haftada bir sayfa
Amany ilk öğrendiği şeyin değerini hemen kavradı: bir hoca olması her şeyi değiştiriyordu. Tek başına, kendi kendine ezber yapmak yerine bir hocaya bağlandı. Üstelik birebir ders değil, kendisi gibi sonradan başlamış, aynı seviyede insanlarla birlikte bir çevrim içi grup seçti. Çünkü grup daha canlıydı; yalnız olmadığını bilmek yolu kolaylaştırıyordu.
Akış basitti. Hoca her hafta sınıfa bir sayfa okuyor, ezberlenecek ayetlerin anlamını açıklıyordu. Ardından herkes soracağını soruyor, sonra bir hafta boyunca o sayfayla baş başa kalıyordu. Yarış yoktu. Sona kim önce varacak diye bir telaş yoktu. Haftada bir sayfa — ama her hafta.
Bir yıl sonra hocası artık ders veremez oldu. Amany kendini motive etmekte zorlandı; ivme kaybolduğunda devam etmek gerçekten güçtü. O zaman başka bir yol buldu: tecvidi düzgün okuyabilen bir arkadaş edindi, onunla birlikte ezberlemeye başladı. Söz veren, gelen, birlikte oturan bir arkadaşın varlığı yolu yeniden açtı. Yanına bir de uygulama ekledi; ezberini sınamak, kendini yoklamak için. Araçlar değişti, yol devam etti.
Unutmak da yolun bir parçası
Bu yolun en sinsi engeli, unutma korkusu. İnsan yeni sayfaları ezberlerken eskileri kaçırmaya başlıyor; bir adım ileri gidip yarım adım geri düşmek gibi. Amany da bunu yaşadı; ne kadar çok unuttuğunu fark etmek can sıkıcıydı. Bu konuda kendi bulduğu bir çare var: yeni ayetleri ezberlerken hep öncekileri de baştan okumak, böylece zinciri kopmadan tutmak.
Bazı insanlar, iyi niyetle bile olsa, başlamak isteyene korku aşılıyor: “Ezberleyip de unutursan, sorumluluğu daha ağır olur.” Halk arasında dolaşan bu söz, bir iyiliğe niyetlenmiş birinin önüne konunca insanı daha ilk adımda felç edebilir. Amany’nin hocasının bu korkuya verdiği cevap, onun yolculuğunun belki de en güzel sözü oldu: insan unutsa bile o emek boşa gitmez, çünkü mesele nereye ulaştığın değil, Kur’an’la ne kadar hemhâl olduğundur. Unuttukça insan ona yeniden döner, yeniden döndükçe bağ tazelenir. Mesele sayfa biriktirmek değil, kalbin o sayfalarla teması.
Bu cümleyi duyduktan sonra Amany yaşını artık bir engel olarak görmüyor. Tam zamanlı çalışmasını da, evli ve üç çocuk annesi olmasını da. Hayatın bu döneminde elbette vakit daha kıymetli; ne zaman, neye öncelik vereceğini akıllıca seçmek gerekiyor. Ama kafamızda kurduğumuz “vaktim yok” mazereti çoğu zaman gerçeğin tam karşıtı. Aslında elimizde olan tek şey vakit; mesele onu neye ayırdığımız.
Amany için bu yol artık bir bitiş çizgisi değil. Kur’an, ömür boyu süren bir yolculuk; ezberlemek, anlamak, içine dalmak — asıl büyüme orada oluyor, sona koşmakta değil. O hâlâ bu yolun başında. Ama her hafta açtığı o sayfa, yıllar önce yarım bıraktığı çocuğa sessizce şunu söylüyor olmalı: geç değil. Hiç geç değil.