Psikoloji buna “seyirci etkisi” diyor. Bir haksızlık karşısında kalabalık ne kadar büyürse müdahale o kadar azalıyor. Herkes bir an için bekliyor, çünkü başkasının adım atacağını sanıyor. O bekleyişin içinde sorumluluk dağılıyor, sessizlik yerleşiyor. Sonunda kimse kımıldamıyor.
Peki bu sessizliğe İslam ne diyor? Soru basit görünüyor. Ama cevabı rahatlatıcı değil.
Gemi çoktan yola çıktı
Peygamberimizin hadisini pek çoğumuz biliriz (Sahih Buhari, no. 2493): Bir gemi yolculuğuna çıkmış insanlar. Bir kısmı üst güvertede, bir kısmı altta. Alt güvertedekilerin kendi aralarında konuştuğunu duyarlar: “Biz de su almak istiyoruz, ama yukarıya çıkmak zahmetli — gemiye delik açalım.” Üst güvertedekilerin bu noktada iki seçeneği var: müdahale etmek ya da “bizi ilgilendirmez” deyip köşelerine çekilmek. Hadisin sonunda ikinci tercihin bedeli nettir: birlikte batarlar.
Hadis bunu söylediğinde psikoloji henüz yoktu. Ama hadis tam da psikolojinin bugün “sorumluluk dağılması” dediği şeyi tarif ediyordu. Kalabalık içinde herkes başkasını beklediğinde ortaya çıkan o tehlikeli duraklamayı, üst güvertedekiler birebir yaşamıştı. Hareketsizlikleri bilinçli bir kötülük değildi, sadece “biri çıkar, halleder” diye beklemekti. Bu bekleyiş sonunda onları da içine aldı.
Araştırmalar bu mekanizmanın şaşırtıcı derecede tutarlı olduğunu gösteriyor. Bibb Latané ile John Darley’nin yarım asır önce yaptığı deneyler, sonrasında gelen çok sayıda inceleme, 2021’de sanal ortamda yürütülen çalışmalar — hepsi aynı sonuca ulaşıyor. Kalabalık büyüdükçe müdahale azalıyor, sorumluluk dağılıyor. İlginç olan şu: bu dağılımı kimse fark etmeden yaşıyor. Herkes diğerlerinin harekete geçeceğini varsayıyor, kimse geçmiyor.
Psikolojinin bu bulgusu kolayca savunma aracına dönüşebilir: “İnsanın doğası böyle, neyle mücadele edilecek?” Ama Peygamberimizin hadisi tam bu noktada devreye giriyor. Psikolojik eğilim, ahlaki mazeret değildir.
Üç derece, bir tanesi bile yeter
Sahih Müslim’de rivayet edilen bir hadis (no. 49) İslam’ın bu meseledeki çerçevesini katmanlı biçimde koyar: “Her kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin — bu imanın en zayıf derecesidir.”
Burada dikkat çekici olan, üç dereceyi sıralayan yapı değil, “en zayıf derece” ifadesidir. Kalple buğzetmek, dışarıya dönük bütün müdahale yollarının kapandığı en dar köşedir; yine de aktif bir tutum ister. Taraf almak, içten de olsa, zorunludur. “Ne düşünürsem düşüneyim, bu beni ilgilendirmez” seçeneği bu çerçevede yer bulmaz.
Kur’an’ın Âl-i İmrân suresinin 110. ayeti bu çerçeveyi toplumsal düzeye taşır. Diyanet meali: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz ve Allah’a iman edersiniz.” Emr-i bil maruf nehy-i anil münker — iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak — ümmetin tanımına işlenmiş. Tanımın dışına çıkmak, tanımı bozmaktır.
Bir de Nisa suresinin 135. ayeti var. Diyanet meali: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti titizlikle ayakta tutun.” Burada ince bir kıvrım var: aleyhine dahi olsa. Sessizlik, yalnızca başkalarını değil bazen bizi de kolaylaştırır — bu kolaylaşmaya “tarafsızlık” demek, ayetin tam olarak reddettiği şey.
Dijital çağda sessizliğin yeni kıyafeti
Seyirci etkisi her dönemde vardı. Ama dijital çağ ona yeni bir kıyafet giydirdi.
Bugün bir haksızlık sahnesiyle karşılaşmak için sokağa çıkmak gerekmiyor. Ekrana bakıyoruz ve orada, gözümüzün önünde bir şey oluyor. Müdahale edebileceğimiz boyutta değil belki, ama sessiz kalmanın da bir seçim olduğu kesin. Psikolojinin gözlemi şu: sosyal medya çoğu zaman kaydetmeyi müdahalenin yerine koyuyor. Binlerce kişi aynı görüntüyü izliyor, paylaşıyor, arşivliyor; harekete geçen sayısı ise çok az. Kalabalık burada da işe karışıyor, sorumluluk burada da dağılıyor.
2021’de yapılan bir araştırma başka bir boyut daha açıyor. İnsanlar kendi grubundan biriyle karşılaştıklarında daha hızlı ve daha kararlı müdahale ediyor. Yani şefkat hem güçlendirici hem de sınırlayıcı; çoğu zaman yalnız kendine benzer gördüğüne açılıyor. İslam’ın emr-i bil maruf çerçevesi bu sınırı tanımaz. Adaletin muhatabı herkestir, benzerlik şartı aranmaz.
Buradan düşündürücü bir soru çıkıyor. Dijital meydanlarda ne kadar seyirciyiz?
Sorumluluk dağılmasını kırmak
Psikoloji araştırmaları bir noktada umut veriyor. Sorumluluk dağılması kalıcı bir kader değil, kırılabilen bir örüntü. Deneyler gösteriyor ki kişi kendisine “sen sorumlusun” hatırlatmasını açıkça duyduğunda davranışı değişiyor. Kalabalığın içindeki “biri halleder” varsayımı, tek bir isimle, tek bir yüzle, doğrudan bir çağrıyla dağılıyor.
İslam bu mekanizmayı asırlar öncesinden görmüş gibidir. Emr-i bil maruf, yani iyiliği emretmek, sessiz bir onaylama değil aktif bir eylem ister. Peki nasıl? Hadis burada bir esneklik tanıyor: el, dil, kalp. Her birinin ağırlığı farklı, ama hepsinde ortak olan şey taraf tutma zorunluluğu. Hangi yolla olursa olsun, sessizlik bu kademelerden birine sığmıyor.
Araştırmalar pratik bir şey daha söylüyor. Nasıl müdahale edileceğini önceden bilmek, anlık panik içinde donup kalmayı azaltıyor. “Biri gelir halleder” beklentisini kıran şey çoğu zaman küçük bir hazırlıktır; bir an duraksayıp “burada benden ne bekleniyor?” diye sormak. Peygamberimizin anlattığı gemi meseli de tam bu işe yarar. Zaman daraldığında değil, zaman varken okunup üzerine düşünülen bir hazırlık.
Sessizlik konuşuyor
Âl-i İmrân 3:110 ümmetin tanımına iyiliği emretmeyi ve kötülükten alıkoymayı işlemiş olsa da bu hiçbir zaman tek boyutlu bir sorumluluk değildi. Hadisin “elinden gelmezse dilinle, o da gelmezse kalbinle” kademesi, imkânları farklı olan her insana kapı açıyor. Herkesin sesinin aynı ağırlıkta çıkması gerekmiyor; ama herkesin taraf tutması gerekiyor.
Belki bu meselenin en zor kısmı da tam burada. Susmanın tarafsız göründüğü an, aslında en net tercih yapıldığı andır. Üst güvertedekilerin hareketsizliği gemiye delik açmaktan farklıydı ama geminin gideceği yerde bir fark yaratmadı.
Peki ya biz — dijital güverteye oturmuş, haber akışında akan sahnelere bakan biz — hangi güvertedeyiz? Ve daha önemlisi: harekete geçecek olanın başkası olduğunu varsayarak ne kadar daha bekliyoruz?
Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama soruyu sormaya değer. Belki en dürüst başlangıç, sessizliğimizin ne zaman tercih, ne zaman alışkanlık, ne zaman korku olduğunu içten ayırt etmek. Üç ayrı şey. Ve üçü de ayrı bir dürüstlük istiyor.