Bayram sabahı erken kalkanlardan değilsin ama o sabah uyandın. Mutfaktan gelen ses, kapının önünde toplanan komşular, telefonunda biriken “bayramın mübarek olsun” mesajları. Her şey tanıdık. Ve tam da bu yüzden bir soru takılıyor bir köşene: Bütün bunları sen mi seçtin, yoksa içine mi doğdun?

Çoğumuz ikincisini yaşadık. Kurban Bayramı bize miras kaldı — büyüklerimizin sofrasından, çocukluğumuzun bayram harçlığından, et kokusuyla dolan avlulardan. Kimse oturup “bak, bunun anlamı şu” demedi. Bir gün geldi, kendimizi onun içinde bulduk. Sorun da burada başlıyor: Devraldığın bir şeyi gerçekten anlamadan taşımak, bir süre sonra ağır gelir.

Anlamadan taşıdığımız hikaye

İşin doğrusu şu: Kurban, bir et kesme ritüeli değil. Onun arkasında bir adam var, bir oğul var ve ikisinin birlikte yürüdüğü çok uzun bir yol var.

Hikaye kısa anlatılınca soğuk durur — bir baba, oğlunu kurban etmekle sınanır. Ama yavaşlatıp bakınca insanı sarsan bir şey çıkar ortaya. İbrahim yaşlanmış, çocuğu olmamış, yıllarca beklemiş. Sonunda oğlu olmuş. Ve tam da en sevdiği şey elindeyken, ondan vazgeçmesi istenmiş.

İşin asıl sarsıcı yanı oğlunun cevabı. Babası rüyasını anlattığında oğul kaçmıyor, isyan etmiyor. “Babacığım, sana emredileni yap” diyor. Bu bir çocuğun korkak boyun eğmesi değil — kendi iradesiyle, gözü açık, teslim oluşu. İki kişi de biliyor ne olduğunu. İkisi de devam ediyor.

Sonunda bıçak işlemiyor; yerine bir koç geliyor. Yani mesele hiçbir zaman ölüm değilmiş. Mesele “vazgeçebilir misin?” sorusuymuş. İbrahim vazgeçebileceğini gösterdiği an, ondan vazgeçmesi istenen şey ona geri veriliyor.

”Vazgeçmek” yirmili yaşlarda ne demek

Burada hikaye birden bizim hayatımıza değiyor. Çünkü yirmili yaşlar tam da bir şeylere tutunma yaşı. Bir plan kuruyorsun, bir hayal büyütüyorsun, bir ilişkiye, bir kariyere, bir hayata dair kafanda bir resim çiziyorsun. Ve o resmi bırakmak — kontrolü bırakmak — belki de bu yaşta en zor şey.

İbrahim’in sınavı tam olarak bu yüzden bize uzak değil. O bir şeyi değil, en çok istediği şeyin üstündeki kontrolü bırakıyor. “Benim olsun” demekten “Senin dediğin olsun” demeye geçiyor. Kurban kelimesinin kökü zaten “yakınlaşmak” demek — bir şeyden vazgeçtiğin için değil, vazgeçebildiğin için yakınlaşıyorsun.

Bunu bugünün diline çevirince şu çıkıyor: Hayatının dümeninde senin durduğunu sandığın her an, aslında bir İbrahim anı. Eline aldığın şeyi avucunu açıp gösterebiliyor musun? Yoksa parmakların farkında olmadan kapanmış mı?

Bölünen et, açılan kapı

Kurbanın ikinci yarısı da en az ilki kadar bizimle ilgili — ve çoğu zaman atlanıyor.

Kesilen kurban ortada kalmıyor. Geleneğin içinde üçe bölünüyor: Bir bölümü senin sofrana, bir bölümü akrabaya ve komşuya, bir bölümü de o gün hiç eti olmayacak birine. Yani teslimiyetin hikayesi bir paylaşma hikayesiyle bitiyor. Önce avucunu açıyorsun, sonra elindekini açıyorsun.

Bunu bir genç olarak deneyimlemenin tuhaf bir tarafı var. Çoğu zaman alan taraftaydık — bayram harçlığını, hediyeyi, sofranın hazırını. Bir gün veren tarafa geçtiğinde, küçük de olsa, içeride bir şey yerine oturuyor. Devraldığın gün artık sadece sana miras kalan bir şey değil; senin de birine devrettiğin bir şey oluyor.

Bekleyişin asıl sebebi

Belki de “neden hâlâ bu günü bekliyoruz?” sorusunun cevabı buradadır.

Çocukken bayramı harçlık ve tatil için bekledik. Ama büyüdükçe — eğer durup bakarsak — beklediğimiz şey değişiyor. O bir günde, binlerce yıl önce iki kişinin yürüdüğü o yola kendi adımımızla giriyoruz. Vazgeçmeyi, güvenmeyi, sonra da paylaşmayı bir günlüğüne de olsa gerçekten yaşıyoruz. Ve insanın kontrolü bırakıp da hafiflediği o an, başka hiçbir günde bu kadar net gelmiyor.

Devraldığımız ama henüz anlamadığımız gün, anladığımız an bizim oluyor. Belki bu yıl değil, belki gelecek yıl. Ama bir gün avucunu açıp baktığında, o sabahki tanıdık seslerin neden hep seni beklediğini anlarsın.