Gloucester’ın göbeğinde, beton blokların ve dar sokakların ortasında küçük bir çiftlik var. Bir öğleden sonra, daha dün ata ilk kez dokunmuş yedi yaşında bir çocuk, eyere tutunmuş, dizginleri kavramış, yüzünde hem korku hem hayret. Çiftliği kuran Imran Atcha onu izliyor; bu sahneyi yıllardır görüyor ama hâlâ aynı şeyi söylüyor: çocuklar atların yanına gelince bambaşka biri oluyorlar.

St James City Farm and Riding School, mahallenin çocuklarına açık. Dört ila on iki yaş arası, çoğu buralı kardeşlerimizin çocukları; bir bölümü hayatında ilk kez bir atın yelesine dokunuyor. İç şehirde büyüyen, atçılığın eşiğinden çoğu zaman geçmemiş çocuklar için burası kapalı bir dünyanın kapısını aralıyor. Şehirde at binmek pahalı bir uğraş, çoğu aile için ulaşılmaz bir alan; Atcha tam da bu mesafeyi kaldırmak istedi.

Bu kapıyı açan adamın kendi yolu kolay olmadı. Imran Atcha yoksul bir ailede büyüdü; atların dünyası ona çocukken hep uzaktı, hep camekânın arkasındaydı. Yetişkin olduğunda beş yüz sterlin biriktirip bir at payı satın aldı ve binmeyi kimse öğretmeden, deneye yanıla kendi kendine öğrendi. Bu iş ondan hayli emek, hayli sabır istedi. Yıllar sonra elli yaşına geldiğinde, kendisi için zorlukla geçtiği o eşiği bu kez mahallenin çocuklarına ardına kadar açmaya karar verdi. Çiftlik aslında bir adamın kendi çocukluğunda bulamadığı şeyi başka çocuklara verme çabasıdır.

Ekranlardan eyere

Atcha’yı asıl kaygılandıran, etrafında gördüğü tabloydu. Memlekete üç kuşak önce göçmüş ailelerin çocuklarını izliyordu; ona göre bu çocuklar köklerinden yavaş yavaş kopuyor, günün büyük bölümünü ekran başında, kapalı odalarda geçiriyordu. Toprağı, havayı, canlı bir hayvanın sıcaklığını çoğu hiç tanımamıştı. Çiftlik bu yüzden yalnız bir spor kulübü değil; bir bağ kurma denemesi. Çocuk eyere oturduğunda telefonu cebinde kalıyor, gözü canlı bir varlığa çevriliyor, eli toprağa ve yeleye değiyor. Bir atın yanında durmak sabır ister, sakinlik ister; tepesinde durmak değil, yanında durmak. Çocuk bunu öğrenirken farkında olmadan başka bir şeyi de öğreniyor: bir canlıya güven vermeyi, ona yük olmadan yaklaşmayı.

Çiftlikte öğretilen sadece binicilik de değil. Atcha çocuklara atçılığın geçmişten bugüne taşıdığı mirası, bunun kendi geleneklerinde tuttuğu yeri de anlatıyor. “Atçılık en eski zamanlardan beri mirasımızın bir parçası” diyor. Onun gözünde eyer üstündeki çocuk yalnız bir beceri öğrenmiyor; uzun bir hattın ucuna tutunuyor, kendinden öncekilere bağlanıyor.

Bir de Atcha’nın sık döndüğü bir nokta var: doğayla ve hayvanla kurulan bağ. Ona göre çocuk bir canlının yanında durmayı, onu beslemeyi, ona güven vermeyi öğrendiğinde içinde başka bir kapı da açılıyor. Bunu kendi sözleriyle, bir canlıyla kurulan bağın çocuğa bütün bunları yaratanı düşündürdüğü şeklinde anlatıyor. Çekingen gelen bir çocuğun birkaç hafta sonra dimdik, kendinden emin durduğunu gördüğünde, kurduğu şeyin yalnız bir binicilik okulu olmadığını bir kez daha anlıyor.

On yıl önce küçük bir çiftlikle başlayan bu iş, bugün hâlâ ayakta. Her hafta yeni bir çocuk ilk kez eyere oturuyor, ilk kez bir atın nefesini ensesinde hissediyor; eve döndüğünde elinde tutamadığı bir gurur taşıyor. Atcha bütün bunları tek bir cümleyle topluyor: çocuklar atların yanına gelince bambaşka biri oluyorlar — ve bu, onun için yeterli.