Bir sözün doğru olduğunu nereden biliriz? En sağlam cevabımız hep aynıydı: kendi kulağımla duydum, kendi gözümle gördüm. Şimdi o cevabın dayandığı iki şey, ses ile görüntü, taklit edilmesi giderek kolaylaşan şeylere dönüşüyor. Geriye eski bir soru kalıyor: bu söz bana hangi yoldan geldi?

Bir akşam, aile grubunda

Şöyle bir akşam düşünelim. Yemekten sonra çaylar tazelenirken aile grubuna kısa bir ses kaydı düşüyor. Ses, mahallede herkesin tanıdığı birine benziyor ve hepimizin bildiği bir kardeşimiz hakkında ağır bir şey söylüyor. Kayıt “herkes duysun, ulaştırın” diye bitiyor. Birkaç dakika içinde biri “İnanılır gibi değil!” yazıyor, bir başkası kaydı kendi mahalle grubuna aktarıyor. Kaydın kimden çıktığını soran olmuyor. Konuşulan, kaydın söyledikleri; sorulmayan, kaydın bize hangi yoldan ulaştığı.

O konuşmada bir kişi eksik: sözü edilen kardeşimiz. Uyumuş ya da işinde olabilir, hakkında neler dolaştığından haberi yok. Sabah uyandığında telefonunda cevapsız aramalar, açıklama bekleyen mesajlar olacak. Hiç söylemediği bir söz yüzünden tanıdık herkes ona bir gecede başka gözle bakacak. Kaydın kendisine ait olmadığını yazsa bile bu yalanlama, ilk kaydın aldığı yolu alamayacak; adı bir süre “şu kayıttaki kişi” diye anılacak. Aynı ses bir hocamızın sesi olarak gelseydi, bedeli yalnızca o hoca ödemezdi. Sözüne yaslanan herkesin güveni de sarsılırdı.

Sesin tanıdık bir kişiye benzemesi neden bu kadar ikna edici? Çünkü bir sözü onu söyleyene bakarak tartmaya alışığız: bu kişi böyle bir söz söyler mi, söylemişse neden? Bu alışkanlık yanlış değil. Yalnızca kimliğin kendisi taklit edilebildiği için tek başına yetmiyor.

Uydurma söz her çağda vardı. Ama yapay zekâ araçları bir sesi taklit etmeyi eskisinden çok kolaylaştırdı. Bir kaydın gerçek olup olmadığına kulağımızla karar veremiyoruz; kulak bu işte tek başına şahit olamıyor. Zaten kararı çoğu zaman ses vermiyor, gönlümüz veriyor. Aynı gruba bir hafta sonra çok sevdiğimiz birini yıpratan bir kayıt düşse, ilk cümlenin “montaj bu, yapay zekâ işi” olacağını hepimiz tahmin ederiz. Sevmediğimizin kaydına “ses onun” demek de aynı kolaylıkla gelir. İki yönde de gerekçemiz hazır bekliyor.

Yolu sormak

Gündelik hayatta bu soruyu hepimiz biliriz: bir haber getirene “sen mi gördün, birinden mi duydun” deriz. Kayıt karşısında bu refleks sönüyor, çünkü kayıt aracısız, kendi kendine konuşuyormuş gibi geliyor. O akşam kimsenin sormadığı soruyu Kur’an bize çok önce öğretti. Hucurât suresi, yoldan çıkmış biri bir haber getirdiğinde tebeyyün etmeyi emreder: doğrusu iyice ortaya çıkana kadar durup araştırmayı. Gerekçesi de aynı ayette: yoksa bilmeden insanlara zarar verirsiniz, sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Ayet haberin doğruluğunu yalnızca bir bilgi meselesi olarak koymuyor. Yanlış haberin bedelini haberin konusu olan insan ödüyor; bizi de pişmanlık bekliyor.

Bu, o akşam bir uzman gibi ses analizi yapmayı gerektirmezdi. Bazen yolu sormak, sözü edilen kardeşimizi bir telefonla aramaktan ibaret olur ve mesele iki dakikada aydınlanır. Kaydı grupta ilk paylaşana “bunu nereden aldın” demek de aynı işi görür. Bu bir itham değil, zinciri geriye doğru izlemektir; zincir çoğu zaman “bir arkadaşımın tanıdığı”ndan öteye gitmez ve bu başlı başına bir cevaptır. Bizi aceleye getiren bir mesajın yolunu bir kez daha sormaya değer.

Bu soru ilim geleneğimizin de temel sorularından biridir. İsnad, bir sözün söyleyenden bize kadar hangi aktarıcılardan, yani râvilerden geçerek ulaştığını gösteren zincirdir. Âlimler bu zinciri en titiz hâliyle Peygamberimize (s.a.v.) nispet edilen sözlerde aradı, sahabe sözlerinde ve tarih rivayetlerinde de gözetti: söz kadar yolunu da sordu. Hadis tenkidi kendi usulü olan ayrı bir ilimdir; bir TikTok videosuna hadis, bir hesaba râvi demek ona haksızlık olur. Yine de o ilimden telefonumuza taşıyabileceğimiz küçük bir huy var: sözü yolundan koparmamak. Önümüze düşen her kayda tek bir soru yöneltebiliriz: bu bana kimden, kimin elinden geçerek geldi?

İsrâ suresindeki bir ayet, hakkında bilgimiz olmayan şeyin ardına düşmeyi yasaklar ve kulağı, gözü, kalbi bundan sorumlu tutar. Kayıt bir zamanlar tartışmayı bitirirdi: duyduğumuz şey söylenmiş demekti. Bugün duyduğumuzun gerçekten söylenip söylenmediğini de sormamız gerekiyor.

Eskiden bir sözü taşımak için yola düşmek, bir kapıyı çalıp karşımızdakinin yüzüne bakmak gerekirdi. Bugün yarım saniye yetiyor. Sahih-i Müslim’in giriş bölümünde Peygamberimizden (s.a.v.) aktarılan bir uyarı var: duyduğu her şeyi anlatması, kişiye yalan olarak yeter. Grup sahnesine dönelim. Kaydı gruba ilk bırakan kişi onu kendisi uydurmamış, başka birinden almış olabilir. Ama her “ilet” tuşu zincire bir halka ekliyor ve yeni halka, kendisinden sonra gelenlere sessizce “ben buna güvendim” diyor. Bu şahitliğin ağırlığını çoğu zaman tartmıyoruz.

Bu yalnız kötü haberlere özgü değil: “şunu şu kadar kişiye gönderirsen şu olur” diye gelen masum görünüşlü mesajlar da aynı zincirden geçer. İyi niyet, yolu sormaktan bizi muaf tutmaz. Fikirlerini yakın bulmadığımız bir kardeşimizin küçük düşmesi içimizde hafif bir memnuniyet uyandırıyorsa, “ilet” tuşuna daha çabuk basarız, doğrulamaya sabrımız kalmaz. Kendimize sorabileceğimiz en dürüst soru belki şu: bu kaydın doğru çıkmasını neden istiyorum?

Bilmiyorum diyebilmek

O akşam yazılabilecek en zor cümle belki şu: “Bunun gerçek olup olmadığını bilmiyorum.” İlk saatlerde bu cümle çekingenlik sayılır; herkes bir şey söylerken susan, ya işin içindedir ya korkaktır. Oysa bu cümle çoğu zaman bildiğimizle bilmediğimizi ayıran dürüst bir çizgidir: bir kaydın var olduğunu, sesin tanıdık geldiğini biliyoruz; onu kimin söylediğini bilmiyoruz. Bu ayrımı yüksek sesle yapmak, ilim ehlinin de yabancısı olmadığı bir dürüstlüktür. O cümlenin yanına bir cümle daha ekleyebiliriz: “Öğrenirsem söylerim.” Bekleyen kişi böylece kaçmış olmaz, söz vermiş olur. Her grupta ilk adımı birinin atmasını bekleyenler vardır. Bu cümleyi biri yazarsa, arkasından başkaları da yazabilir.

Çoğumuzun aklında iki çekmece var: doğru ve yalan. Karşımıza çıkan kaydı hızla bunlardan birine atıyoruz. Oysa üçüncü bir çekmeceye ihtiyaç var: henüz belli değil. Kaydı oraya koymak hükmü ertelemek demek ve ertelenmiş hüküm, kimseye haksızlık etmemiş hükümdür. Üçüncü çekmece iki hataya birden karşı koruyor: birini haksız yere mahkûm etmeye ve gerçek bir haksızlığı “nasılsa sahte” deyip geçiştirmeye. İkincisinde kaybeden, sesini duyurmaya çalışan mağdur olur.

Herkes ilk yorumu yazmak için yarışırken, “belki yanılıyorum” diyebileceğimiz kısa fırsat ilk dakikalarda kapanıyor. Beklemenin bir bedeli var ve onu biz ödüyoruz: geride kalıyoruz, sessizliğimiz göze batıyor. Beklememenin bedelini ise o gece grupta olmayan biri ödüyor. Bir de yanlış söylediğimiz sözü geri almak, söylemekten zordur; sözün konusu bir kardeşimizse daha da zor. Yavaşlığı bu yüzden bir kayıp saymıyorum.

Bu, kimseye güvenmeyelim demek değil. Hepimiz her gün sınamadığımız sözlere güvenerek yaşıyoruz; hayat başkasının şahitliği olmadan yürümez. Sorun güvenin kendisi değil, neye dayandığını çoğu zaman hiç sormamamız. Bu çağın bize bir hayrı varsa, ilim meclislerinden kalma bir huyu, yolunu sormayı ve beklemeyi, aile gruplarına ve telefonlarımıza taşımamıza vesile olmasıdır.

Sahneyi ertesi sabaha uzatalım: kayıt grupta hâlâ duruyor. Altına “Bu kaydın nereden çıktığını bilmiyorum, o yüzden bir şey diyemem” yazmak ne kadar zor olurdu? Bunu yazacak kadar bekleyebilir miydik? Kendi adıma emin değilim; üstünde durmaya devam edeceğim.