Safa ile Merve arasında yürüyen biri, ayağını her bastığında binlerce yıllık bir izi takip ettiğini bilir. Hâcer’in oğluna su ararken koştuğu yol burası. Bugün o yolu yürüyen kardeşlerimiz için değişen bir şey var: koridorun kalabalığı değil, koridoru tasarlayan elin hacıyı gözetme biçimi.
Hac yıllarca rakamlarla anıldı. Milyonlarca hacı, uçsuz bucaksız kalabalık, sonu gelmez bir lojistik. Akla önce sayılar gelirdi. Son yıllardaysa en anlamlı değişim ölçekte değil, yolculuğun kendisinde yaşanıyor. Hac ve umre, hacının Mekke’ye varmasından çok önce başlayan ve ibadetin her aşamasında onun yanında olan bütünleşik bir sürece dönüşüyor.
Fark, büyük rakamlarda değil küçük anlarda görünüyor. Yaşlı bir hacının sıra beklerken yorulmaması. Tekerlekli sandalyedeki bir kardeşimizin tavaf ederken yalnız kalmaması. Yolun her dönemecinde “şimdi nereye gideceğim” sorusunun bir karşılığının olması. Hac, bedeni de yoran bir ibadet; bu yorgunluğun bir kısmını üstlenen bir düzen, ibadetin manevi tarafına daha çok yer açıyor.
“Daha büyük değil; daha düzenli, daha duyarlı, içinden geçen insanın farkında bir sistem kuruyoruz” diyor Hac ve Umre Bakanlığı’ndan bir yetkili. Cümlenin kalbi o son ifadede: içinden geçen insanın farkında. Çünkü hac bir kalabalık değil; her biri yıllarca bu yolu hayal etmiş tek tek insanlardan oluşan bir akış.
Türk okur için hac ve umre uzak bir haber değil. Ya gitmiş, ya gitmeyi bekliyor, ya da bir yakınını yolcu etmiş biridir. O yüzden Mekke yolunda yorgunluğun hafiflemesi, sıranın kısalması, bir yaşlının elinden tutulması — hepsi bize de dokunur. Kâbe’yi ilk gördüğü an gözleri dolan bir hacının o ana daha dinç, daha huzurlu varması, oradaki kardeşlerimizin hepimiz adına gözetildiği anlamına gelir.