Sa’diyya’nın annesi, hac günlerinde evdeki ekranı açar, Kâbe’yi tavaf eden kalabalığın canlı yayınını izlerdi. Kızı henüz yürüyebildiği yıllarda, onu da yanına çağırırdı: “Sen de dön.” Sa’diyya oturma odasını boydan boya, yedi kez yürürdü — tıpkı hacıların Beytullah’ın etrafında döndüğü gibi.
Sa’diyya bedensel bir engelle dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki birçok kişi, ona iyi niyetle aynı şeyi söyledi: “Sen hacdan muafsın.” Teselli için kurulan bu cümle, içinde başka bir şey büyüttü — bir geride kalmışlık duygusu.
Çünkü zilhicce ayı geldiğinde dilin tamamı davet üzerine kuruluyordu. Hacca gidebilen biri için “Allah seni seçti, evine çağırdı” denir, bu çağrı cemaatçe kutlanırdı. Güzel bir sevinçti. Ama farkında olmadan, gidemeyenlerin üzerine bir gölge düşürüyordu: O yıl maddî imkânı yetmeyen, borcu olan, ya da ömrü boyunca sağlık sebebiyle gidemeyecek olan biri için bu cümleler, “demek ben çağrılmadım” hissini büyütüyordu. Sa’diyya yıllarca bunu taşıdı.
Çocuk aklı şunu da sormaktan kendini alamıyordu: Madem herkes O’nun rızası için haccetsin, Allah neden hac yolunu herkese kolay kılmadı? Annesi onu hep aynı umutla avuttu: Bir gün umre yaparsın. Umre, yıl boyu yapılabilen, daha kolay olan küçük hac. Sa’diyya bu kapının açık kalmasına şükretti. Ama içinde bir soru daha vardı: “Acaba ben de bir gün, hac mevsiminde Arafat’ta gökyüzünün altında herkesin durduğu gibi durabilecek miyim?”
Yıllar geçti. Aynı muafiyete bu kez başka bir yerden baktı — ve cümlenin altında bambaşka bir anlam buldu.
Muafiyet, dışarıda bırakılmak değildir
Meselenin kalbinde tek bir hüküm duruyordu. Hac, “gücü yeten, oraya bir yol bulabilen” mümine farzdır; Âl-i İmrân sûresinde bu şart açıkça konur. Yani gidememek bir kusur değil, hükmün kendisinde gözetilen bir merhamettir.
Aynı merhamet, Bakara sûresinin o bilinen ayetinde de görünür: “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.” Sa’diyya muafiyeti bu ışıkta yeniden okuduğunda, mesele tersine döndü. Hacca gidebilen, Allah’ın rahmetiyle gidiyordu; gidemeyen de Allah’ın rahmetiyle, insanın sınırını tanıyan o merhametle gidemiyordu. Mesele “Allah kimi seçti” değildi; mesele, herkesin halinin bizzat O’nun rahmetiyle takdir edilmiş olmasıydı. Muafiyet, dışlanma değil; insanın gücünün bilinmesiydi.
İtaat tarafından bakınca da öyle. Gidebilen, itaatle gidiyor; gidemeyen de bir emre değil, Allah’ın koyduğu sınıra itaatle gidemiyordu. İkisinde de bir teslimiyet, ikisinde de bir şeref vardı. Muaf olmak, mümin sayılmamak değildi; aksine, o sınıra razı olarak mümince olgunlaşmaktı.
Geride kalanlar, geride kalmadı
Asıl teselli, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatındaki bir andaydı. Tebük Seferi’ne çıkıldığında, Medine’de geçerli mazereti olduğu için sefere katılamayan, geride kalan kimseler vardı. Onlar için söylenen söz, Sa’diyya’nın yıllarca aradığı cümleydi.
Enes bin Mâlik’in aktardığına göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştu: “Medine’de geride bıraktığımız öyle insanlar var ki, geçtiğimiz her vadide ve yolda ruhen bizimle beraberdirler; onları ancak geçerli bir mazeret alıkoydu.” Câbir bin Abdullah’ın rivayetinde ise daha da açıktır: “Sevapta size ortak oldular.”
“Ruhen bizimle beraber”, “her vadi ve geçitte” — bu sözler hiç kimseyi dışarıda bırakmıyordu. Bedeni geride kalan, niyetiyle ve özlemiyle yoldaydı; üstelik gidenlerle aynı sevaba erdiriliyordu. Peygamberimiz, geride kalanın “geride kalmadığını” özellikle vurgulamıştı. Bugün hacca gidemeyen bir mümin de aynı kapıdadır: niyetiyle, özlemiyle, kalbinin yöneldiği yerle o yolculuğun içindedir.
Demek hac bedenin yolculuğuysa, zilhicce kalbin de yolculuğuydu. Sa’diyya’nın annesinin oturma odasında açtığı o ekran, yedi kez yürünen o halı, işte bu yolculuğun ta kendisiydi. “Belki ayağım Kâbe’ye varamadı,” diyor Sa’diyya, “ama O’nun evinin etrafında dönüyormuş gibi yürümemi Allah’ın kabul ettiğine güveniyorum.”
Bayram geçti, soru kaldı
Bu satırların Türkiye’deki karşılığı her yıl milyonlarca kişide duruyor. Hac kurasına yıllardır adını yazdıran, sıranın bir türlü gelmediği nice insan; yaşı, sağlığı ya da hâli yetmediği için gidemeyen niceleri. Bayram geçtikten sonra, kavuşma görüntüleri ekranlardan çekildikten sonra geriye sessiz bir his kalır: “Bana da nasip olur mu?”
O hisse verilecek cevap, suçlama da teselli edici bir geçiştirme de değil. Cevap, Peygamberimizin geride kalanlara verdiği aynı cevaptır: Sen geride kalmadın. Mevsimin dışında değilsin. Niyetin yazıldı, özlemin görüldü, ümmetin içindeki yerin yerinde duruyor.
Gidemeyenler, Allah katında unutulmuş değil. Onların sevabı korunuyor, özlemleri itibar görüyor. Yolculukları ayak izlerine değil; sabra, niyete ve güvene yazılıyor. Hac mevsimi bittiğinde kalbin mevsimi bitmiyor — o, gidene de gidemeyene de açık.