İş yükünden söz ediyorsun. Toplantıları ve teslim tarihlerini sayıyorsun. Gün bitince masada kalan işleri de tek tek döküyorsun. Karşıdan hızlı ve akıcı bir cevap geliyor: “Hepimiz meşgulüz.”

Sohbet bu kadarla bitmiyor ama yön de değiştirmiyor. Araya “iş gerçekten çok” giriyor, arkasından “ben de zorlanıyorum” geliyor; herkes doğru söylüyor, herkesin sırtında bir şey var. Tam da bu yüzden itiraz edecek bir yer bulamıyorsun. Sohbetten girdiğinden daha ağır çıkıyorsun.

Eksik olan şey eve dönerken belli oluyor. Çok söz edildi ama sen dinlenmedin. Ortada suçlayacak kimse yok: niyet iyi, cümleler doğru, ton nazik. Yalnız anlattığın yük masaya konduğu an yanına bir başkası daha konuyor ve ikisi yan yana ölçülmeye başlıyor. Yükünü anlatan birinin aradığı çoğu zaman bir çözüm değil, karşısındakinin bir süre yalnız kendisine bakması. Duyulmak yükü kaldırmaz ama taşıyanı bir an için yalnız bırakmaz.

Bu konuşmalar aynı yoldan gider. Biri “yorgunum” der, öteki “ben de” der. Üçüncüsü kendi listesini açar. Herkes yorgun olduğu için herkes anlatmak ister, herkes anlatmak istediği için kimse dinleyemez. Cümlenin yarısı bitmeden ağzımızda cevap hazır olur. Dinlemek zaman ister; yorgun bir günün sonunda en az bulunan şey de odur. Dinlemek o sırada masadan sessizce kalkar.

Bunu kötü niyetle yapmıyoruz. Çoğumuz için “ben de” bir yakınlık çabası: “bak, yalnız değilsin, bende de var” demenin en hazır yolu. Niyet sıcak. Ama sonuç, karşıdakinin uzattığı yükü tutmadan ona geri vermek oluyor. Oysa yük bir kez gerçekten tutulduğunda, ağırlığı paylaşmak için kendi yükünü göstermek gerekmiyor.

Anlatamadığımız yük kaybolmuyor; ertesi gün aynı ağırlıkla geri geliyor, yalnız onu anlatma ihtimalimiz biraz daha azalmış oluyor. Bir iki denemeden sonra çoğumuz yükünü saklamayı öğreniyoruz. Sohbetler de kimsenin birbirinin gerçekte ne taşıdığını bilmediği nazik bir yüzeye dönüşüyor.

Mescidin bitişiğindeki oda

Bunun tersi bir sahne çok eski bir odada yaşandı. Hz. Peygamber’in mescide bitişik evi mütevazıydı, oda da küçüktü. Havle bint Sa’lebe orada, kocasıyla ilgili derdini anlatıyordu. Eski bir âdet evliliğini sarsmıştı ve meseleyi buraya, Hz. Peygamber’e getirmişti.

Odada bir kişi daha vardı: Hz. Âişe. Rivayete göre sonradan şunu anlatmış: o kadar yakında olduğu hâlde Havle’nin sözlerinin bir kısmını duyamamıştı. Küçük bir odada, yan yana duran iki insanın arasında bile söz yarı yolda kalabiliyor. Sonra Mücâdele suresinin açılışı indi: Allah onun sözünü işitmişti. Aynı rivayette Hz. Âişe’nin bu olayı anlatırken, işitmesi her şeyi kuşatan Allah’ı andığı aktarılır.

Dolu takvim, küçük oda

O günlerde Hz. Peygamber’in yükü ortadaydı: vahyin ağırlığı bir yanda, bir toplumun işleri öbür yanda. “Meşgulüm” demeye en çok hakkı olan biri varsa, oydu. Bu sahnede takvim konuşmanın önüne geçmedi: Havle derdini anlattı, ısrarla tartıştı; Hz. Peygamber dinledi, konuşmayı kesmedi.

Dikkat çeken şu: ev içindeki bir sıkıntıyı kimse o günün büyük meseleleriyle yan yana koyup tartmadı. Havle’nin sözü sıraya girmeden işitildi; konusu da kıyamete kadar okunacak bir surenin açılışı oldu. Bizim yükümüz “anlatmaya değmez” diye kenara itildiğinde de ölçü çoğu zaman yükün büyüklüğü değil, karşımızdakinin acelesi oluyor.

Bizim elimizde o oda yok. Ama o odada olanı biliyoruz: bir insan konuşuyor, öteki dinliyor. Bunun için ne bir makam gerekiyor ne de boş bir takvim; cevabı biraz geciktirmek yetiyor.

Dilin ucundaki cümleler

Aynı sohbeti bu kez ters yönden düşünelim. Karşındaki biri “çok yoruldum” diyor. Dilinin ucunda üç cümle bekliyor: “ben de”, “bence şöyle yapmalısın”, “benim de başıma gelmişti”. Hiçbirini söylemiyorsun. Araya kısa bir sessizlik giriyor; o sessizlikte içindeki cevap bir süre kıpırdanıyor, sonra yatışıyor. Karşındaki bir an tereddüt ediyor, sonra kendi hızında anlatmaya başlıyor; sesi başta kısık. Sen biraz yaklaşıyorsun. Araya girmiyorsun, cümlesini tamamlamıyorsun. Saate de bakmıyorsun. Bir ara yalnızca “sonra?” diyorsun.

Orada hiçbir şey çözülmüyor. Teslim tarihleri yerinde duruyor, toplantılar da. Yalnız karşındakinin omuzları, anlattıkça yavaş yavaş iniyor.