Tsim Sha Tsui’de on iki tezgah: Hong Kong’un helal sofrası büyüyor

Tsim Sha Tsui’nin kalabalık caddesinde bir bahar günü on iki tezgah kurulur. Tezgahların birinde bir lokanta müdürü, vitrindeki mantıların artık helal sertifikalı olduğunu gülümseyerek anlatır: “Helal yemek herkes içindir — Müslüman, Hristiyan, Hindu, Budist.” Hong Kong’un ilk helal yemek festivali, şehrin 300 bin kişilik Müslüman azınlığı için uzun süredir beklenen bir görünürlük anına dönüşür.

Festivali düzenleyen Multicultural Ethnic-Link Teen Centre ile şehrin helal sertifika kurulu, on iki farklı işletmeyi aynı caddeye toplamış. FOG İtalyan Restoranı’nın müdürü Sohel Ahmed, kırmızı şarap yerine üzüm suyu kullanarak uyarladığı tarifleri anlatıyor müşterilere. Yanı başındaki standın önünde Shangri-La Otel’inin operasyon direktörü Mark Bannon duruyor; otel beş yıldızlı CrescentRating helal sertifikasına sahip birkaç kuruluştan biri. “Bu bize Müslüman gezginler için bir basamak, bir platform kazandırdı” diyor.

Kowloon’un gölgesinde büyüyen bir azınlık

Hong Kong’da kardeşlerimizin hikayesi yeni değil. Şehrin nüfusunun yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturan 300 bin kişilik azınlık, on dokuzuncu yüzyıldan bu yana burada yaşıyor — çoğu Güney Asya kökenli tüccar ve askerlerin torunları, bir kısmı da yıllar içinde şehre yerleşen Çinli Müslüman aileler. Kowloon Camii, 1984’te bugünkü beyaz mermer cephesiyle yeniden inşa edildiğinden beri şehrin en görünür dini yapılarından biri; üç buçuk bin kişiyi aynı anda ağırlayabilen avlusuyla Nathan Road’un hemen kenarında, turistik Tsim Sha Tsui’nin göbeğinde duruyor. Şehirde altı cami var, ama uzun yıllar boyunca caminin dışına taşan bir gastronomi kültürü oluşmadı — helal seçenek arayan biri, birkaç bilindik adresin ötesine geçemiyordu.

Bu sessizlik, günlük hayatta küçük ama sürekli bir zorluk demekti. İş arkadaşlarıyla dışarı çıkan bir Müslüman çalışan, çoğu zaman menüde kendine uygun tek bir seçenek bulabiliyordu; bir aile toplu bir davete gittiğinde, önce “burada yiyecek bir şey var mı” sorusunu sormak zorunda kalıyordu. Bu bir şikayet değildi; sabırla taşınan, alışılmış bir gerçeklikti. Ama sabır sonsuza kadar sürmedi.

Festival bu boşluğu dolduran bir eşiği işaret ediyor. Bir yıl önce şehirdeki helal sertifikalı restoran sayısı yüz civarındaydı; şimdi iki yüze yaklaşmış durumda. Hong Kong Yönetici Başkanı John Lee’nin geçen yıl Müslüman dostu turizmi destekleme sözü vermesi de bu büyümeyi hızlandıran etkenlerden biri. Sayının bir yılda ikiye katlanması, küçük bir azınlığın sabırla ördüğü bir ilişkinin artık şehrin geri kalanına da görünür hale geldiğinin işareti.

Bir öğle yemeği, bir öğrenme anı

Festivali gezen ziyaretçiler için de bu bir keşif günüydü. Standların arasında dolaşan Aiman, yemeklerin tazeliğinden ve organizasyonun düzeninden söz ediyor. Ms. Ching adlı bir başka ziyaretçi ise tezgahlardan birinde durup uzun uzun soru soruyor, sonra “helal kültürü hakkında çok şey öğrendim” diyor. Onun için bu sadece bir öğle yemeği değil, komşusunun sofrasını ilk kez tanıma anı.

Shangri-La’nın standında Mark Bannon’ın anlattığı hikaye de aynı yakınlaşmayı başka bir açıdan gösteriyor. Otelin beş yıldızlı CrescentRating sertifikasını alması, sadece bir pazarlama kararı değildi; mutfağın, personel eğitiminin, tedarik zincirinin yeniden düşünülmesi gerekiyordu. Bugün o hazırlığın karşılığını festival meydanında alıyor — bir zamanlar dar bir kesime hitap eden bir hizmet, artık şehrin turizm anlayışının bir parçası.

Ms. Ching’in tezgahın önünde durup sorduğu sorular da bu tanışmanın nasıl iki taraflı işlediğini gösteriyor. Domuz eti içermeyen bir yemek ile helal sertifikalı bir yemek arasındaki farkı ilk kez orada öğreniyor; kesim usulünün, tedarik zincirinin, mutfaktaki ayrı hazırlanma sürecinin ne anlama geldiğini soruyor, tezgahtaki görevli sabırla anlatıyor. Bu küçük diyalog, festivalin asıl başarısının belki de restoran sayısından çok bu türden anlarda gizli olduğunu gösteriyor — bir kez soru sorulduğunda, bir kez cevap bulunduğunda iki komşu birbirine biraz daha yakınlaşıyor.

Bu sahne, Hong Kong’un dar sokaklarında yıllardır sessizce büyüyen bir hikayenin görünür yüzü. Kardeşlerimiz, şehrin baskın gastronomi kültürü içinde kendine yer açmakta uzun süre zorlanmıştı; bir helal tabağa ulaşmak bazen caminin etrafındaki birkaç adresle sınırlıydı. Festival bu tabloyu tersine çeviren küçük ama kararlı bir adım — sofra paylaşıldıkça iki komşu da birbirine daha çok güveniyor.

Sofra, cami avlusundan caddeye taşınınca

Kowloon Camii’nin imamları uzun zamandır bilir ki bir topluluğun görünürlüğü yalnız ibadetle ölçülmez; günlük hayatın en sıradan anında, bir öğle yemeğinde de sınanır. Tsim Sha Tsui’deki tezgahlar, caminin avlusunda başlayan bir aidiyetin caddeye taştığı anı temsil ediyor. Otuz yıl önce bu mahallede bir Müslüman ailenin misafirine sunacağı yemek sayılıydı; bugün aynı sokakta on iki farklı mutfak aynı sertifikayla yan yana duruyor.

Bu değişim, Hong Kong’un günlük Müslüman hayatını da yavaşça biçimlendiriyor. Cuma namazından çıkıp iş yerine dönen bir memur artık öğle molasında caminin yakınında oturmak zorunda değil; şehrin farklı semtlerinde açılan yeni adresler seçenek sunuyor. Okul çıkışında çocuğuna atıştırmalık alan bir anne, etiketteki sertifika işaretine artık güvenle bakabiliyor. Küçük görünen bu ayrıntılar, aslında bir topluluğun şehirle kurduğu ilişkinin ne kadar sağlamlaştığının işareti — kimse bir festival meydanında bunu ilan etmese de, sofra masasında sessizce hissediliyor.

Sohel Ahmed, standını toplarken cümlesini bir kez daha tekrarlar: helal sofra kimseyi dışarıda bırakmaz. Tsim Sha Tsui’nin kalabalık caddesinde bugün on iki tezgah var. Hong Kong’un 300 bin kişilik Müslüman azınlığı için mesele, bu sayının yarın kaç tezgaha çıkacağı.