Bir kimlik formunda dinin yazmadığında ne hissedersin? Açılan listede senin yerin yoktur; üç seçenek vardır, hiçbiri sen değilsindir. Bugün bir genç kardeşimiz bu boşluğu telefon ekranında görür, omuz silker, geçer. Ama bundan seksen yıl önce, Iowa’nın küçük bir kasabasında bir genç aynı boşlukla karşılaştığında, onu doldurabilmek için yarım gününü verdi.
Adı Edward Sheronick’ti. 1917’de Iowa’da doğmuştu. Babası Sam, 1907’de Lübnan’ın Joub Jannine köyünden bu topraklara gelen ilk Müslüman ailelerden biriydi. Cedar Rapids şehrinde Ellis Bulvarı üzerinde bir bakkal açtılar — “Sheronick ve Oğulları.” Mahalleye ekmek, mahalleden komşuluk. Edward o bakkalın çocuğuydu; o sokakta büyüdü, o sokakta evlendi, aynı bulvarda kendi evini kurdu.
Bir harf için yarım gün
1941 yazında, daha çok genç bir adamken, Edward orduya yazıldı. O yıllarda asker olan herkese künye veriliyordu — boyna asılan o küçük metal plaka. Üstünde adın, numaran ve bir de dinin yazardı. Ama askerlik şubesinin elindeki listede yalnızca üç seçenek vardı: Katolik, Protestan, Yahudi. Dördüncüsü yoktu.
Edward’ın kuzeni Hassein de aynı sıradaydı. Plakasında kendi dininin yazmasını istedi. Görevliyi ikna etmek için yarım gün uğraştı; sonunda o küçük metal parçaya tek bir harf vurdurdu: “M.” Müslüman.
Tek bir harf. Ama o harf için yarım gün direnmek gerekti. Çünkü o günün dünyasında bir Müslümanın varlığını resmî bir kâğıda yazdırması kendiliğinden olan bir şey değildi; istemek, beklemek, vazgeçmemek gerekiyordu.
Aynı yıllarda Cedar Rapids’ten bir başka genç, Abdullah Igram, aynı mücadeleyi verdi ama kazanamadı; plakasına o harfi vurduramadı. Yıllar sonra şöyle diyecekti: “Demokrasi için savaşan bir asker, kendi inancıyla anılarak ölme hakkına sahip olmalı.” Bir harf meselesi gibi görünen şey, aslında bir aidiyet meselesiydi: ben buradayım, ben buralıyım, beni olduğum gibi yazın.
Geri dönmeyen genç
Edward Avrupa cephesine, 1944’ün son aylarında gönderildi. O yılın kasımında ondan haber kesildi. Henüz yirmili yaşlarının ortasındaydı. Bir daha Ellis Bulvarı’na, babasının bakkalına, kendi evine dönmedi.
Bedeni ancak savaştan dört yıl sonra, 1949’da memlekete getirildi. Cenaze namazı Cedar Rapids’te, cemaatin bir araya geldiği camide kılındı. Sokağın çocuğu, sokağına döndü.
O cami bugün hâlâ ayakta. Adı “Amerika’nın Ana Camisi” — bu topraklarda bu iş için inşa edilen ilk cami. Edward’ın büyüdüğü o küçük cemaat, savaşa on sekiz genç gönderdi. On sekiz. Sayı küçük gibi durur; ama bu, bir asır önce denizin öte yanından gelmiş bir avuç ailenin on sekiz oğlu demektir. O kadar erkenden, o kadar derinden buradaydılar.
Sana ne söylüyor
Bugün bir genç kardeşimiz “ben buraya yeni mi aitim?” diye içinden geçirdiğinde, çoğu zaman cevabı sandığından eskidir. Diasporada büyüyen, iki dilin, iki adresin, iki aidiyetin arasında duran bir genç için en sinsi cümle şudur: “Sen burada yenisin.” Edward’ın hikayesi bu cümleyi sessizce çürütür. 1907’de gelen bir baba, 1917’de doğan bir oğul, 1930’larda kurulan bir cami, künyeye vurulmuş bir harf — bunlar bir asırdan eski köklerdir.
Mesele savaş değil. Mesele, bir gencin kendi adını, kendi dinini, kendi yerini bu kadar erken, bu kadar inatla sahiplenmiş olması. O künyedeki “M” bir savaş hatırası değil; bir varlık beyanıdır. “Ben buradayım, beni olduğum gibi yazın.”
Sen de bugün bir formda o boşlukla karşılaşırsan, omuz silkip geçmeden önce bir an dur. Senden çok önce, senin yerine, bir genç o boşluğu doldurmak için yarım gününü verdi. Bugün senin adın o listede varsa, bunu kendiliğinden gelen bir şey sanma. Birileri, çok eskiden, onu hak etti.