Augusta’da bir gazetenin müşteri masasında, telefonun ucunda gün boyu yabancılarla konuşan genç bir kadın, o ramazan ilk kez tuhaf bir şeyden utanıyordu: ağzının kokusundan. Aç kaldığı saatlerde nefesinin değiştiğini sanıyor, karşısındakinin fark etmesinden çekiniyordu. Oruç tutmak onu zorlamıyordu aslında; bu küçük tedirginlik zorluyordu. Sonra elinde bir avuç hurma ve birkaç küçük hediyeyle bir kız kardeş işyerine uğradı. O gün, utanç sandığı şeyin Allah katında miskten daha hoş bir koku olduğunu öğrendi.
Bu, yirmi beş yıldan fazla zaman önce yaşandı. Ağustos 2000’in sonunda kelime-i şehadet getiren, Porto Riko kökenli bir kadının hikayesi. Şehadetten sadece üç ay sonra, kasım sonunda, ilk ramazanı geldi çattı — hem de Amerika’nın bayram mevsiminin tam ortasında.
Yalnız bir mevsim
Evde annesi çam ağacını süslemiş, ışıkları asmıştı. Marketlerde ilahiler çalıyor, herkes hediye telaşındaydı. O hariç. Henüz çok yeni bir Müslümandı; daha önce hiç oruç tutmamıştı. Katolik gelenekten geldiği için bildiği tek oruç, cuma günleri etten kaçınmaktı. Ramazan ise bambaşka bir şeydi. Şafaktan akşama yemenin içmenin durduğunu biliyordu, fakat orucu nelerin bozduğunu, nelerin mekruh olduğunu, günü ona göre nasıl kuracağını bilmiyordu. Bir şeyi ise iyi biliyordu: bunu büyük ölçüde tek başına yapacaktı.
O yıllarda dünya başkaydı. Mutfak duvarına asılı telsiz telefonlar, sınırlı konuşma dakikası olan ilk cep telefonları, televizyonun yanına yığılmış kasetler. Sahura kaldıracak akıllı telefon alarmı, ezan saati yoktu. Yeni bir Müslümanın aklına bir soru takılırsa, ya arayacak birini bulur ya beklerdi. En yakın Müslüman arkadaşları başka bir eyalette, Maryland’deydi; üstelik Georgia’ya taşındığından beri onun Müslüman olmayı düşündüğünü bile bilmiyorlardı. Yolculuğunun büyük kısmı içeride, kendisiyle Rabbi arasında geçiyordu.
Üç saatlik yol
İlk dokunuş bir sohbet odasından geldi. İnternette, yakınında yaşayan bir Müslüman bulma umuduyla yazıştığı kişilerden biri, Atlanta’daki bir camiden genç sorumlusu çıktı. Başta çekingen davranan adam, kadının İslam’a ilgisini anlayınca onu aramayı teklif etti. O tek telefon görüşmesi her şeyi değiştirdi: birkaç soru sordu, sonra telefonda ona kelime-i şehadeti tekrarlattı. Ardından arabasına atlayıp neredeyse üç saatlik yol gidip yakınında oturan akrabalarıyla tanıştırdı onu — yanında bir seccade, bir başörtüsü ve birkaç giriş kitabı getirerek. Yavaş yavaş, etrafında bir yuva belirmeye başladı.
Ama ramazan yaklaşıyordu. Bu sadece ilk orucu değildi; ailesinin hâlâ sevdiği bayramdan ilk kez sessizce çekilişi de olacaktı. Anne babasının çatısı altında yaşıyordu; bu geçişin sabır ve incelik isteyeceğini biliyordu. Susuzluğun yalnız sudan ibaret olmayacağını fark etti: bir rehbere, bir arkadaşa, bir kardeşliğe susayacaktı.
Küçük bir kitabın güveni
Ramazan iyice yaklaşınca içine bir telaş düştü. Orucun farz olduğunu biliyordu, akşama dek aç susuz duracağını da. Bilmediği şey, oruç tutmayan bir evde bunu nasıl başaracağıydı. Bu ay, içinden geçemeyeceği kadar büyük görünüyordu.
O sıralarda internette bir başka mühtedi ile tanıştı. Adı Idris’ti, yakındaki askeri üste yaşıyordu; kadının babası da aynı üste çalıştığından, dünyaları azıcık kesişiyordu. İlk ramazanına dair kaygısını anlattığında, Idris ancak bir mühtedinin anlayabileceği bir anlayışla dinledi onu. Sorularının bir kısmına cevap verebilecek küçük bir kitabı olduğunu söyledi ve elden getirdi.
Kitap küçücüktü ama kadına dünyaları kapsıyormuş gibi geldi. Orucun düzenini, şafaktan önceki sahuru, orucu neyin bozup neyin bozmadığını anlatıyordu. Aklına sormak bile gelmeyen ince ayrıntıları açıklıyordu. O bilgi ona güven verdi; ramazanı ürkütücü bir yükten, başa çıkılabilir bir düzene çevirdi. Aradan onlarca yıl geçti, kadın hâlâ Idris’e o iyiliği için minnettar. Kitabı verip ramazan üzerine konuştuktan sonra yolları ayrıldı, bir daha hiç haberleşmediler. Bir kitap. Bir telefon. “Bilmen gerekenler bunlar” diyen bir ses. Aile desteği ya da yakın bir çevre olmadan ramazana giren biri için bu rehberlik, korku ile güven arasındaki farkın ta kendisi.
Miskten daha hoş
Asıl tedirginlik, ay başlayınca beklenmedik bir yerden geldi. Oruç sandığından kolay geçiyordu; okula gidip bir yandan çalıştığı için günleri doluydu. Bir gazetenin müşteri biriminde insanlarla durmadan konuşuyordu. Onu en çok huzursuz eden, açlık değil, o küçük ayrıntıydı: ağzının kokusu. Müslüman olmadan önce gün boyu sakız çiğnemek alışkanlığıydı; şimdi o alışkanlık elinden gitmişti. Konuştuğu insanların fark edip etmediğini, onu ayıplayıp ayıplamadıklarını düşünüp duruyordu.
İşte o günlerde, şehadetinde ona yardım eden genç sorumlusunun akrabası olan bir kız kardeş, işyerine ziyaretine geldi. Bir seyahatten yeni dönmüştü; yanında hurma ve birkaç ufak hediye getirmişti. Ama asıl getirdiği başka bir şeydi: sadece halini sormaya, ilk ramazanını nasıl geçirdiğini öğrenmeye gelmişti. Kadın ona zorlananın oruç değil, nefesinden duyduğu utanç olduğunu itiraf edince, kız kardeş yumuşacık bir teselliyle karşılık verdi. Peygamber Muhammed’in -ona salât ve selam olsun- bir sözünü hatırlattı: oruçlunun ağzından gelen kokunun, Allah katında misk kokusundan daha makbul olduğunu.
O hadisi duymak kadının bakışını anında değiştirdi. Utanç sandığı şey, meğer Allah’ın sevdiği bir haldi. İçini bir güven ve rahatlık kapladı, Yaratan’a duyduğu sevgi ve hayranlık derinleşti. Kız kardeş ayrıca pratik bir şey de öğretti: ağzını dikkatlice, suyu yutmadan çalkalayabileceğini, gün içinde tedbirle dişlerini fırçalayabileceğini söyledi. O teselli ile o küçük tavsiyenin birleşmesi, kırılgan bir anda ona büyük bir kolaylık getirdi.
Geriye bakınca o ziyaretin ne kadar önemli olduğunu görüyor. Kız kardeş ne nutuk çekmiş ne de onu fıkıh kurallarına boğmuştu. Sadece gelmiş, halini sormuş, bir hadis paylaşmıştı. Yeni bir Müslüman için bu anlayış çok şey demekti: biri seni görüyor, hassasiyetini biliyor ve başarmanı istiyor. Yirmi beş yılı aşkın zaman sonra kadın, başka bir sözü de o yüzden hatırlıyor — bir mümini dünyanın sıkıntısından kurtaranın işini Allah’ın hem dünyada hem ahirette kolaylaştırdığını anlatan o söz.
Daha büyük bir şeyin parçası
O ramazanın bir kısmı teravih namazlarıyla geçti. İş ve okul yüzünden çok gidemedi, ama gittiğinde yaşadığı şeyi hiç unutmadı. Caminin halkı sıcak ve davetkârdı. İmamla tanıştırıldı; mühtedi olduğunu söylediğinde imam onu rahat ettirmeye özen gösterdi, iletişim bilgilerini verdi, ne zaman rehbere ihtiyaç duysa aramasını söyledi. Maryland’e, eski arkadaşlarının yanına da gitti; orada da teravihe katıldı. Bir yuvadan ötekine geçerken, ümmetin daha geniş dokusunu gördü: yalnız yaşasa bile çok daha büyük bir şeyin parçasıydı. Camide elle tutulur bir birlik vardı. Herkesin oruçlu, herkesin gayretli olduğunu bilmek ona güç veriyordu. Oruç tutmayan bir eve döndüğünde bile, şehrin öbür ucunda ve dünyanın dört bir yanında başkalarının da onunla birlikte oruçta olduğunu biliyordu.
Bir şeyi de o ramazan anladı: her mühtedi aynı sıcaklıkla karşılaşmıyor. Kimi camiye girip görünmez kalıyor, kiminin ne ailesi ne yakın bir çevresi var. Yeni bir Müslüman için ramazan, hem aidiyeti hem yalnızlığı büyütebiliyor. Bugün o, yıllar öncesinin masasından geriye bakıp bir tek şeyi diliyor: kendisini ilk orucundan geçiren o şefkati, bundan sonraki her yeni kardeşin de bulması. Bir telefon kadar, bir kitap kadar, bir avuç hurma kadar küçük bir şefkati.