Bir çocuk, annesini düşünür. Gözünü kapatsa onu görebilir. Sesini duyar gibi olur. Bu, hafıza değil; bir şeyin daha fazlası. Sevginin hayal gücüyle birleştiği o özel hal.
Peki Allah’ı düşündüğümüzde ne oluyor zihnimizde?
Fairfield Üniversitesi’nde İslami İlimler profesörü olan Martin Nguyen, 2019’da yayımladığı “Modern Muslim Theology” adlı kitabında bu soruyu ilahiyatın merkezine taşıyor. Nguyen’e göre imanı yalnızca akıl ve hüküm alanına hapsettiğimizde bir şey eksilir. O eksilen şey, kitabın kavramıyla söylersek: muhayyile.
Muhayyile derken tasvir edilen şey, gerçeklikten kaçan bir hayal gücü değil. Tam tersine: kalbin gerçeği daha derin bir şekilde kavrayış biçimi.
Akıl Yeterli mi?
İslam’ın kelam geleneği çok güçlüdür. Allahın varlığını ispat eden deliller, sıfatların tanımlanması, itiraz ve yanıtların katmanları — bu birikim asırlarca işlenmiş, incelmiş, kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu gelenek, imanın akıl boyutunu ciddiye almanın ifadesidir.
Nguyen bu geleneği küçümsemiyor. Ama bir soru soruyor: Bir insan, Allahın varlığına tüm argümanlarla ikna olabilir ve gene de O’nu sevmeyebilir. Bir insan, beş vakit namazın farziyetini bilir ve gene de o namazda içi boş hissedebilir. Bu açığı ne kapatır?
Nguyen’in cevabı şu: İman, salt mantık yürütmenin ötesinde bir şeye dayanır. O şey, Allahı anlamlandırmak için devreye giren kalbin içsel kapasitesidir. Buna “dini muhayyile” diyor.
Muhayyile Ne Değil?
Burada bir yanlış anlamayı baştan gidermek gerekiyor. Nguyen’in kastettiği muhayyile, “Allah şöyle görünüyor” türünden bir tasvir değil. İslam, Allahı hiçbir şeye benzetmeyi reddeder. Bu temel, değişmiyor.
Nguyen’in muhayyilesi bunun tamamen dışında bir şeyi işaret ediyor. Allah’ın Rahman olduğunu aklen kabul etmekle onu kalpte hissetmek arasındaki mesafeyi kapatmaya yarayan o içsel süreç. Bir mümin “Allahın rahmeti her şeyi kuşatmıştır” duyduğunda, bunun sadece bir bilgi olarak kaydedilmesi ile onu gerçekten hissedip ferahlama duyması arasında ne fark var? İşte Nguyen o farka bakıyor.
Bu fark, muhayyile ile dolduruluyor.
Kur’an’ın Davet Ettiği Yer
Nguyen’in ilginç tespitlerinden biri şu: Kur’an, zaten insanı bu tür bir iç çalışmaya davet ediyor.
Kur’an’daki tasvirler — cenneti anlatış biçimi, Allahın kudretini anlatan ayetlerin ritmi, Yusuf kıssasının dramatik inişçıkışları, Meryem annenin yalnızlığı — bunların hiçbiri kuru bilgi vermekle yetinmiyor. Bir şey hissettirmeye çalışıyor. Zihin üzerinden değil, daha derin bir yere dokunarak.
Bu, ilahiyatçıların çoğunlukla geri durduğu bir alandır. Hissetmek, öznel; bilmek, nesnel — bu ayrım çok basittir. Nguyen bu basitliğe itiraz ediyor. Allahı anlamlandırmanın da, O’na yönelmenin de içinde kaçınılmaz biçimde bir iç dünya işlemi var. Ve bu işlemi ihmal eden bir ilahiyat, gerçek insanı ıskalıyor.
Ümit: Muhayyilenin Güçlü Meyvesi
Nguyen’in bu çerçevesinden çıkan bir sonuç özellikle dikkat çekici: Ümit, muhayyilenin en kıymetli meyvelerinden biri.
Ümit nedir? Geleceğe dair iyi bir beklenti. Ama bu beklentinin ayakta durması için insanın içinde bir şeyler görülebilir olması gerekiyor. Kötülüğün içinde bir hayır hayal edebilmek. Zorluğun ötesini tasavvur edebilmek.
Kur’an’da bu çok açık söyleniyor: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” Bu bir emir. Ama aynı zamanda bir tasvir. Rahmet var, sen onu gör. Ve görmek için kalbin gözünü açık tutmak gerekiyor.
Nguyen, işte bu görme kapasitesini muhayyile olarak tanımlıyor. Bu, sahte iyimserlik değil. Gerçeği kabul eden ama onun içinde mümkünü arayan bir iç tutum. “Her şerde bir hayır vardır” diyen Bakara ayeti, düşünüldüğünde derin bir muhayyile egzersizi istiyor insandan: Şu anda zor olan bu durumun içinde bir hayır var. Onu görebilir misin?
Kardeşlerimizin Deneyimi
Bu fikir bize uzak gelmiyor. Dünyanın dört bir yanında kardeşlerimiz, ağır koşullar içinde bile o görme kapasitesini canlı tutmuş insanların hikayeleriyle dolu.
Endonezya’da deprem bölgesinde yardım çalışması yürüten bir kardeşimiz, yıkıntının ortasında cemaatin birbirine nasıl sarıldığını anlatıyor. Nijerya’da kendi topraklarında azınlık olarak yaşayan Müslüman bir aile, çocuklarını nasıl umutla büyüttüklerini tarif ediyor. Fransa’da başörtüsüyle işyerinde direnen bir kardeşimiz, bu direncin kendisini nasıl güçlendirdiğini ifade ediyor.
Bunlar muhayyile egzersizleri. Zorluk içinde mümkünü görmek. Ve bu görme eyleminin kendisi, insanı ayakta tutuyor.
İlahiyat Bizi İlgilendirir mi?
“İlahiyat” kelimesi çoğumuzda akademik bir mesafe hissi uyandırır. Büyük kitaplar, karmaşık tartışmalar, uzman meselesi.
Nguyen’in kitabının güzel yanı, bu mesafeye itiraz etmesi. İlahiyat aslında şu sorudur: Allah hakkında ne düşünüyorum? O’nu nasıl anlıyorum? Bu anlayış benim namazımı, duamı, kararlarımı nasıl şekillendiriyor?
Bu sorular akademisyenlere özgü değil. Bunlar, namaz sonrası dua eden annenin soruları. İşini dürüst yapmak için güç arayan gencin soruları. Kaybından sonra Allah’ın hikmetine tutunmaya çalışan birinin soruları.
Nguyen bunları söylediğinde aslında şunu söylüyor: İlahiyat, insan kalbiyle başlar. Ve kalbin muhayyilesi olmadan, sağlıklı bir ilahiyat da olmaz.
Gözü Açık Tutmak
Sonuçta Nguyen’in önerisi şu: İmanını akılla besle, ama orada bırakma. Kalbin de işe girmesine izin ver. Allah’ın sıfatlarını öğren; ama aynı zamanda onları hissetmeye çalış. Kur’an’ı anlamaya çalış; ama onun seni de anlamasına izin ver.
Bu, pasif bir süreç değil. Bir pratik. Her gün biraz. Belki duayı biraz daha bilinçli kılmak. Bir ayeti okuyunca durup düşünmek — bu ne demek, benim için ne demek. Allahın Rahman olduğunu bilmekten Allahın Rahman olduğunu hissetmeye doğru yürümek.
Buna giden yol uzun. Ama yürümeye değer. Çünkü yürürken bulduklarımız — o ferahlık, o güven, o ümit — imanın en kıymetli meyveleri.
Kalbin gözünü açık tutmak. Nguyen’in bütün kitabında söylemek istediği şey belki de bu kadar.
Kaynak: Martin Nguyen, “Modern Muslim Theology” (2019).