Suriye sınırındaki bir ambulans, bağışın izini sürmeyi öğretiyor
2012 yılında, Suriye sınırındaki küçük bir kasabada bir ambulansın anahtarları doğrudan bir saha hastanesinin önüne teslim edildi. Anahtarları elinde tutan kişi bir kurum yetkilisi değildi — on beş yıldır çatışma bölgelerinde saha çalışması yürüten bir yardım gönüllüsüydü. O gün gördüğü şey aslında basitti: bağışlanan paranın nereye gittiğini bilmek, bazen aradaki katmanları tek tek kaldırmak kadar kolay olabiliyordu.
Bu yardım gönüllüsü yıllardır insani yardım sahasında çalışıyor, gördüklerini artık dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimize aktarıyor. Sahada geçirdiği her yıl onu, bir bağışın nereden başlayıp nereye vardığını daha dikkatli izleyen biri hâline getirmiş. Ona göre mesele hayır kurumlarının kötü niyetli olması değil. Mesele, sadaka ve zekatın bağışçının elinden çıktıktan sonra kaç kapıdan geçtiğini kimsenin sorgulamamasıydı. Oysa bir bağış, sahibine ulaşana kadar özenle taşınması gereken bir sorumluluktu.
Kesilen bir musluk, değişen bir yöntem
Ambulansın anahtarları elden ele geçtiği o günden birkaç yıl sonra aynı yardım gönüllüsü benzer bir dersi bambaşka bir sahada, su üzerinden bir kez daha öğrendi. Yıllar içinde en çok anlattığı hatıralarından biri bir mülteci kampında geçiyor. Suriye sınırındaki bu kampa su, uzun süredir dışarıdan gelen tankerlerle taşınıyordu; tankerlerin sevkiyatını da sahadaki ekip değil, kampın dışındaki bir kurum yönetiyordu. Bu kurumla saha arasındaki iş birliği aksadığı gün bağımlılığın bedeli hemen ortaya çıktı: sevkiyat durdu. Kamptaki aileler dört gün boyunca kapıya bakarak bekledi. Ellerindeki son su bidonlarını dikkatli kullanarak idare etmeye çalıştı — su tankerinin ne zaman geleceğini bilen kimse yoktu, çünkü kararı kampın içinde kimse vermiyordu.
O ve birlikte çalıştığı ekip bu dört günün ardından basit ama köklü bir karar aldı. Bozulan sevkiyatı onarmaya uğraşmak yerine, sevkiyata hiç ihtiyaç duymayan bir sistem kurdular. Güneş panelleriyle çalışan bağımsız pompalar döşediler; kamp artık su için hiçbir dışarıdaki kuruma, hiçbir tankere bağlı kalmadan kendi kuyusundan çekebiliyordu. İlk kurulan sistem küçük bir denemeydi — birkaç panel, bir pompa, bir depo. Ama sonuç o kadar netti ki kısa süre sonra başka yardım kuruluşları da aynı modeli kendi kamplarında kurmak için bu ekipten yardım istemeye başladı. Bir kampta çözülen bir sorun, zamanla birkaç kampın ortak çözümüne dönüştü.
Kendisi, yıllar sonra bu deneyimi tek bir cümleye bağlıyor: iyi bir proje, bağışçının parasının bir kurumun devamlılığını değil, doğrudan bir ihtiyacı beslemesini sağlayandır. Aynı miktardaki bir bağış üç aracı kurumun elinden geçtiğinde yolda büyük ölçüde eriyor; doğrudan sahada kalıcı bir çözüme dönüştüğünde ise başta neyse öyle kalıyor. Kamptaki kuyudan çekilen su, yıllar sonra da hâlâ kesintisiz akıyor — üstelik artık kimse o suyu bir pazarlık kozu olarak elinde tutamıyor.
Bağışın kaç kapıdan geçtiğini bilmek
Bu tecrübe, saha çalışmasında geçirdiği on beş yılın da bir özeti aslında — ona kurumları kabaca üç gruba ayırmayı öğretmiş. Bir kısmı yalnızca fon topluyor, parayı bölgede çalışan başka bir kuruluşa devrediyor. Böylece bağışçı ile sahadaki iş arasına bir, bazen iki katman daha giriyor. Bir kısmı kriz bölgesine sınır olan ülkelerde ofis açıyor ama krizin tam içine giremiyor. Bir kısmı ise bizzat sahada, yıllarca aynı yerde kalarak çalışıyor — tıpkı kendi ekibinin kamptaki kuyuyu kurarken yaptığı gibi. Ne kadar az katman varsa, bağışın o kadar az kısmı yolda eriyor. Geri kalanı da bir kuyunun açılması, bir dersliğin tamamlanması, bir ailenin bir kış boyunca ısınabilmesi gibi somut bir sonuca dönüşüyor.
Bu ayrımı dışarıdan görmek her zaman kolay değil. Bir bağışçı çoğu zaman yalnızca kurumun ismini ve kampanya afişini görür, arkasındaki katmanları göremez. Kamptaki kuyunun ne kadar az elden geçerek kurulduğunu bilmek de aynı şekilde sormadan mümkün değildi. Kurumların çoğu tanıtım sayfasında “sahadayız” yazıyor, ama bu cümle bazen kiralık bir ofisten, bazen yıllarca süren bir doğrudan uygulamadan ibaret olabiliyor. Kendisine göre asıl gösterge, kurumun beş yıl önce nerede olduğu ve bugün hâlâ orada olup olmadığıdır. Bunu anlamanın yolu da genelde tek bir soruya iniyor: “Bu kurum projeyi kendisi mi yürütüyor, yoksa parayı bir başkasına mı devrediyor?” Ona göre bu tek soru bile bağışçının çoğu zaman hiç düşünmediği bir katmanı görünür kılıyor.
Gözlemine göre bu sorunun cevabı bazen kurumun idari giderlerinde, bazen de tanıtım bütçesinde saklı. Bazı kurumlar sahadaki uygulamadan çok daha fazlasını görünürlüğe ayırabiliyor; bu oranlar da çoğu zaman bağışçıdan gizli tutuluyor. Kamptaki kuyu projesinin bir tanıtım filmi, bir logo, bir kampanya afişi yoktu — yalnızca birkaç güneş paneli ve suyu bekleyen aileler vardı. Bunu anlatırken bile karamsar bir dille konuşmuyor. Asıl derdi, bağışçının bu soruları sormaya hakkı olduğunu hatırlatmak. Kamptaki kuyu örneğinde olduğu gibi doğru kurulan bir projenin neye benzediğini göstermek istiyor.
Mevsim geldiğinde aynı soru
Zekat ve kurban mevsimlerinde bu soru daha da önem kazanıyor. Kısa bir sürede yüksek hacimde bağışın toplandığı bu dönemlerde bazı kurumlar tanıtıma yılın geri kalanına göre çok daha fazlasını ayırıyor. Bağışçı da genelde bu dönemde aceleci davranıyor. Ona göre bağışçının en dikkatli olması gereken zaman genelde en aceleci davrandığı zamana denk geliyor. Önerisi basit: bağışı mevsim başlamadan, aceleye getirmeden, birkaç kuruma aynı soruyu sorarak dağıtmak. Son ana bırakılan bir bağış da sadaka sayılır elbette, ama elinde biraz zamanı olan bir bağışçı için bir soru sormanın maliyeti yalnızca birkaç dakikadır.
Bağışçılar bu soruyu sormaya alıştıkça kurumlar da cevap vermeye daha istekli hale geliyor. Gözlemi şu: şeffaflık kurumun kendiliğinden sahip olduğu bir erdem değil, bağışçı sorduğunda ortaya çıkan bir alışkanlık. Kamptaki kuyu da böyle bir sorudan doğmuştu — su neden hep dışarıdan geldiğini sorgulamaktan. Bugün aynı kuyudan su içen aileler için bu soru artık geçmişte kaldı; ama ona göre her yeni saha, aynı soruyu yeniden sormayı gerektiriyor.
Bugün genç bağışçılara aynı cümleyi tekrarlıyor: “Sorman gereken soruyu sormaktan çekinme. Sadaka bir pazarlama malzemesi değil, bir emanettir — ve emanetin nereye gittiğini bilmek, onu taşıyanın hakkıdır.”