Merve akşam yemeği için telefonu açtı. Ekranda onlarca seçenek sıralandı, birini beğenip parmağını kaldırdığı anda bir sonraki göründü, sonra bir sonraki; on dakika geçti, sipariş vermedi. Sonunda uygulamayı kapattı, dolaptaki ekmekle idare etti.

Bu küçük an aslında yemekle ilgili değil. Günümüzün sessiz bir hastalığı bu — kaydırma alışkanlığı hayatın her köşesine sızdı. Bir gömlek, bir dizi, bir iş teklifi; hepsinde aynı fısıltı var: bir sonraki belki daha iyidir, öyleyse şimdikine neden razı olasın? Elimiz bir ekranda değilken bile bu ses susmuyor artık; markette rafın önünde, iş görüşmesinden çıkarken, hatta bir dostla oturup çay içerken bile zihnin bir köşesi “başka bir seçenek var mıydı” diye sorup duruyor.

Açık büfenin tuhaf mantığı

Açık büfede tabağını doldururken bir şey fark edersin: seçenek arttıkça iştahın değil, tereddüdün büyür. Otuz çeşit varken üç çeşit olduğundan daha az yersin, daha az doyarsın; kalkarken “keşke şunu da almasaydım, bunu alsaydım” diye düşünürsün. Elimizdeki uygulamalar aynı numarayı hayatın her seçimine taşıdı — bir sonraki seçenek hep bir kaydırma ötede duruyor, öyleyse şimdikini bitirmeye ne gerek var?

Tuhaf olan şu: seçenek sayısı arttıkça doyumumuz artmıyor, azalıyor. Elimizde daha fazlası varken daha az şükrediyoruz. Bir hadiste bu noktaya tam isabet eden bir söz aktarılır: zenginlik mal çokluğunda değil, gönül zenginliğindedir. Gönlü zengin olan insan elindekiyle yetinir; sürekli bir sonrakini arayan gönül, kaç seçeneği olursa olsun aç kalır.

Kapıyı kapatmak, korkaklık değil

Bir kapıyı hep aralık bırakmak özgürlük gibi görünür — “belki daha iyisi çıkar, o zaman bu kapıyı hemen kapatmayayım” hissi. Ama bu aslında bir tür korkudur; karar vermemenin, bağlanmamanın verdiği sahte bir rahatlık. Oysa insan bir kapıyı gerçekten kapatıp içeri girdiğinde, o odanın gerçek sıcaklığını hisseder. Yarısı dışarıda duran biri hiçbir odayı tam olarak ısıtamaz.

Bu, yalnız seçtiğimiz eşya ya da yemekle sınırlı değil; seçtiğimiz iş, seçtiğimiz şehir, kurduğumuz her bağ için de geçerli. Seçtikten sonra hâlâ vitrine bakmaya devam etmek, elindekini büyütmek yerine küçültüyor. Oysa gerçek bir bağ zaten pürüzsüz gelmiyor; öğrenmesi, uyum sağlaması, bazen sabretmesi gereken bir emek istiyor. Sürekli “acaba daha kolayı var mıydı” diye bakan biri, hiçbir bağın bu doğal sürtünmesine dayanamıyor, henüz emek vermeden vazgeçiyor. Bir rivayette, birbirini seven iki insan için evlilik gibisinin görülmediği anlatılır — hayrı yeni bir seçenek aramakta değil, seçileni büyütmekte bulmuşlar.

Başkasının tabağına bakmak

Seçenek bolluğunun bir bedeli daha var: yalnız kendi seçimlerimizi değil, başkalarının seçimlerine bakışımızı da bozdu. Bir arkadaşın seçtiği işi, seçtiği şehri, kurduğu hayatı “ben olsam böyle yapmazdım” diye tartma alışkanlığı büyüdü. Oysa herkesin oturduğu sofra kendine yeter; başkasının tabağını sürekli karşılaştırmak, kendi sofrandaki bereketi görmeni engelliyor. Üstelik bu bakış çoğu zaman bir iyilik kılığına bürünüyor — “sana iyiliğin için söylüyorum” diye başlayan cümleler bazen sadece kendi tereddüdümüzü karşımızdakine taşımaktan ibaret kalıyor.

Şükür, bir defada gelen bir duygu değil

Bu köreleni yeniden uyandıran şey de tek bir anda gelmiyor; şükür daha çok bir alışkanlık, tekrarla güçlenen bir kas gibi işliyor. Kur’an’da geçen bir vaat tam burayı işaret eder: şükredene ziyade verilir. Şükür yalnızca bir nezaket sözü değil, bir görme biçimidir — elindekini fark etmek, farkına vardıkça çoğaltmak. Sürekli eksiğe bakan göz doluyu da boş görür; doluyu görmeyi öğrenen göz ise az olana da kanaat eder, kanaat ettikçe o azlık genişler.

Bunu bir kerede öğrenen kimse yok. Bir gün elindekine razı olursun, ertesi gün yine ekranı açıp kaydırırsın; bir hafta kanaatkâr geçer, sonrakinde yine “acaba” sorusu geri döner. Önemli olan tek seferde kusursuz olmak değil, hangi yöne baktığın. Yüzünü sürekli bir sonrakine değil, elindekine çevirmeyi seçmek — gerisi zamanla kendiliğinden geliyor.

İstemeyi Allah’tan öğrenmek

Bu sabırsızlık yalnız insanla insan arasında kalmıyor; bazen Allah’tan istediğimizde de aynı aceleciliği taşırız. Dua ederiz, karşılığını hemen göremeyince başka bir kapıya yöneliriz, bekleyişi bir kayıp sayarız. Oysa bekleyişin kendisi zaten bir cevaptır bazen — yalnız hangi kılıkta geleceğini henüz bilmeyiz. Elindeki günü görmeden dua eden bir kul, cevap geldiğinde de göremeyebilir. Kanaat isteği söndürmez; onu doğru yere yöneltir.

Zorluk da böyle bir şey aslında. Bir kapıyı kapatmanın, bir seçime sadık kalmanın ilk anı hep biraz sıkıntılı gelir; içindeki bir ses hâlâ “ya daha iyisi vardıysa” diye sorar. Ama bu sıkıntı kalıcı değil — sabreden görür ki kapı kapandıktan sonra gelen huzur, kapıyı aralık tutmanın verdiği geçici rahatlıktan çok daha derin. Zorluğun ardından bir kolaylık geliyor; yeter ki insan o ilk sıkıntıya dayanmayı göze alsın.

Bereket de tam olarak böyle bir şey: az olanı çok görebilme becerisi. Seçenek çoğaldıkça bu beceri köreliyor — ama köreldiği yerde bile yeniden uyanabiliyor. Tek gereken, bir kere kaydırmayı bırakıp önündekine bakmak.

Merve ertesi akşam yine telefonu açtı. Bu kez ilk gördüğü seçeneği işaretledi, kaydırmadı. Yemek geldiğinde kendi kendine, “meğer aradığım hep buradaymış” dedi.