Okayama’da, Japonya’nın batısında, alçak bir masanın başında siyah bir kutu duruyor. İçinde koyu yeşil, ince öğütülmüş çay tozu var; matcha. Kutuyu masaya koyan adam küçükken bu seremoniyi büyükannesinden öğrendi, büyükannesi de bir çay seremonisi ustasıydı. Yıllar sonra aynı eller Kur’an’ın sayfalarını çevirecek, sonra da bu iki dünyayı tek bir sofrada buluşturmanın yolunu arayacaktı.
O eller Dr. Qayyim Naoki Yamamoto’nun elleri. Okayamalı bir akademisyen, çay seremonisi ustası, hat sanatçısı ve kendi mangasını çizen biri. Hayatının merkezinde tek bir soru var: İnsan hem Japon hem Müslüman olabilir mi? Onun cevabı sıcacık ve net — evet.
”Saf Japon kültürü diye bir şey yok”
Japonya kendini çoğu zaman kapalı bir ada ülkesi olarak anlatır: tek tip, dışa kapalı, gelenekleri zamanın başlangıcına dayanan bir yer. Böyle bir yerde İslam’a yer var mı? Dr. Yamamoto bu soruya tarihle cevap veriyor.
Önce üstündeki lacivert kimonoyu gösteriyor. Kimononun altına giyilen iç gömleğin adı “juban”. Kelimenin kökeni Arapça: “cübbe”. “İşte bu cübbe,” diyor gülümseyerek, “yarı Arap, yarı Japon bir giysi.” Sonra masaya koyduğu o siyah çay kutusunu işaret ediyor. Adı “natsume” — yani hurma. Oysa hurma Japonya’nın yerli meyvesi değil, uzaktan gelen bir meyve. Peki küçük bir kutu nasıl hurmanın adını almış? Çünkü o çağda Japon tüccarlar dünyanın dört bir yanından gelen tüccarlarla iç içeydi; gördükleri o kuru meyveyi sevmiş, kutularına onun adını vermişlerdi.
Anlattığı dönem on beşinci ve on altıncı yüzyıllar, Japonya’nın iç savaş çağı. O yıllarda Osaka, bugünün New York’u gibi her milletten insanın yaşadığı renkli bir şehirdi. Bugün “saf Japon” sanılan pek çok şey, aslında işte o açık kapılı çağdan kalma. “Bu sağcı milliyetçiler ‘gerçek Japon’uz demek için kimono giyiyor,” diyor, “ama kimononun kendisi yarı Arap bir giysi.”
Buradan vardığı sonuç sade ama altı oyulmuş bir cümle: “Japon olmak bir ırk değil. Japon olmak bir inanç, Japon estetiğiyle bir hayat sürmek. Japon Müslümanlar da işte bu gerçek Japonya’yı temsil edebilir.”
Çay kutusunda “hiç” yazısı
Dr. Yamamoto bu inancı kâğıt üstünde bırakmıyor, elleriyle örüyor. Bugün İslami Japon el sanatları tasarlıyor — Müslüman sanatıyla Japon sanatının aynı yüzeyde kaynaştığı işler.
Önüne iki tane “natsume” koyuyor; o küçük siyah çay kutuları. Üzerlerine Arap hattıyla işlenmiş yazılar var ve hat, Japon tasarımına hiç zorlanmadan oturmuş. Soldaki kutuyu işaret ediyor: orada “hiç” yazıyor — yokluk. “Bu yokluk, bu dünyanın yokluğunu simgeliyor,” diyor. Çay seremonisinin amacı kendini ispatlamak değil, kendi hiçliğini kucaklamakmış. Üstelik gelenekte bu kutuların yüzeyi seremoni boyunca tekrar tekrar silinir, insan böylece zihnini ve kalbini arındırır. Şimdi üzerinde Arapça hat olunca, bir Müslüman o yazıyı silerken aynı anda zikir de çekebiliyor.
Bir akademisyen olarak yolu hep böyle düz gitmedi. Yeni Müslüman olduğu yıllarda Japon kültürünü İslam’a aykırı sanıyordu; “çünkü onu Müslüman olmayanlar kurmuştu” diyor. Sonra bir şeyi fark etti: kendi renklerini, kendi tecrübesini, kendi geçmişini yeniden okuması gerekiyordu. “İşte o zaman pek çok güzel geleneği yeniden keşfettim. Ve gördüm ki Japon İslam’ını ifade etmenin bir yolu var.”
Başörtülü bir ninja
İşin en beklenmedik yerine geliyoruz. Dr. Yamamoto kendi mangasını da çiziyor ve baş kahramanı başörtülü bir ninja.
“Manganın en büyük hayranıyım,” diyor, sesinde çocuksu bir heyecanla. Naruto’yla, One Piece’le büyümüş biri. Ve dünyanın dört bir yanındaki Müslüman çocukların da bu mangaları sevdiğini biliyor — Dragon Ball, Captain Tsubasa, Conan. “Manga artık ortak bir dil gibi,” diyor. İşte bu ortak dili Japon toplumuyla kardeşlerimiz arasında bir köprüye çevirmek istiyor.
Çizdiği kahraman hem kimono giyiyor hem başörtülü. Üstelik başörtüsünün stili bile özel: alışılmış bir model değil. “Önce senin örtün gibi standart bir başörtüsü çizdim,” diyor röportajı yapan gazeteciye, “ama kimonoya hiç uymadı.” Çünkü modern kıyafet omuzlardan aşağı dökülür, başörtüsü de o hattı izler. Kimonoda ise odak belde, kumaş yandan aşağı süzülür. O da başörtüsünü kimononun ritmine göre yeniden tasarladı. “İngiltere’deki kardeşlerimizin kendi başörtüsü stili var, Türkiye’dekilerin kendi stili var,” diyor. “Ben de kimono giyen kardeşlerimizin kendi stili olsun istiyorum.” Zaten kimononun kendisi tesettüre hayli yakın duruyor: bedeni baştan aşağı örter, hatlarını belli etmez, mütevazı bir giysi gibi süzülür.
Peki bütün bu emek, bütün bu masraf niye? Bir mangayı çizmek, yazmak, basmak kolay değil; üstüne bir de anime yapma planı var. Cevabı ciddileşerek veriyor: “Amerika’da, Japonya’da, Avrupa’da Müslüman çocuklar çok zorlanıyor. Her sabah okula gidip İslam hakkında rahatsız edici sorularla yüzleşmeyi göze almaları gerekiyor. Kendilerini ispatlamak zorunda kalıyorlar — ama sonuçta onlar daha çocuk. O sorulara ben bile zorlanırdım. Düşünün, böyle bir günün ardından eve yürürken o çocuk ne kadar yalnız hisseder.”
Mangayı işte bu yalnızlık için çiziyor. “O çocuklara yalnız olmadıklarını söylemek istiyorum,” diyor, başörtülü ninja lafının saçmalığına da gülerek, geleceğe dair umutla da. “Bu ninjalar hep onların yanında olacak. Onların yaşadığı zorlukları yaşıyorlar, ama ben kahramanıma hep güçlü bir yüz çiziyorum.”
İki dünyayı bir araya getiren bu hayat, anlattıkça olağanüstü görünüyor; oysa Dr. Yamamoto için bunların hepsi sıradan. Havadan, çaydan, memleket esprilerinden konuşan bir insan. Belki de en güzeli bu: başörtülü ninjaların, çay seremonilerinin ve yeniden tanımlanan kimliklerin onun için sadece sıradan bir gün olması. Çünkü Allah dilediğinde her şey mümkün — başörtülü ninjalar bile.