Kampong Cham’da gün, sudan önce doğar. Tonle Sap ile Mekong’un birbirine karıştığı yerde, tahta ayaklar üzerine kurulu evlerin altından sular henüz çekilmemişken, balıkçı Ahmad teknesinin ipini çözer. Uzaktan, köyün ortasındaki caminin minaresinden sabah ezanı yükselir; Ahmad küreği bırakır, teknenin burnunu kıbleye çevirir, namazını orada, suyun üstünde kılar. Sonra ağını toplar ve nehre açılır. Bu köyde sabahlar beş yüz yıldır aşağı yukarı böyle başlıyor.

Güneydoğu Asya denince akla önce Endonezya, sonra Malezya gelir. Oysa aynı nehir boyunda daha az bilinen bir kapı var: Kamboçya’nın Cham kardeşleri. Sayıları yüz binleri bulan bu halk, kendi dilini, namazını ve dokuma tezgâhını yüzyıllarca korudu. Hikayeleri, bir krallığın yıkıntısından bugünkü cami avlularına uzanır.

Yıkılan bir krallıktan gelen halk

Cham kardeşlerimizin kökü, bugün Vietnam topraklarında kalan Çampa Krallığı’na uzanır. On beşinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar süren bir çöküşün ardından, Cham aileleri batıya, Mekong boyunca Kamboçya’ya göç etti. Yanlarında getirdikleri yalnızca eşyaları değildi; dilleri, gelenekleri ve inançlarıydı.

Yeni topraklarında suyun ritmine göre yaşamayı öğrendiler. Köylerini ırmak kıyısına, çoğu zaman tahta ayaklar üzerine kurdular — çünkü Mekong her yıl taşar, mevsim değişir, su evlerin altına kadar yükselir. Nesiller boyunca bu taşkınla barışmayı, suyun yükseldiği yerde yaşamayı becerdiler. Bugün o köylerin silüeti, sabah sisinde suyun üstünde asılı duruyor gibidir.

Erkekler suyla ve toprakla geçinir: balık tutar, tekne yapar, sığır besler. Sabah suya açılan tekneler akşam ezanına yakın köye döner. Günün hesabı ağın doluluğuyla yapılır. Kadınlar ise tezgâh başında dokur. Cham dokumacılığı ince işçiliği ve renk uyumuyla bölgede saygı görür. Bir kumaşın tamamlanması haftalar alır. O kumaşta dokuyanın sabrı kadar köyün hafızası da saklıdır; desenler anneden kıza geçer, her ilmek bir öncekinin devamıdır.

Caminin avlusunda ise akşamları başka bir hayat başlar. Çocuklar gündüz devlet okuluna gider; akşam, mahalledeki medreseye dönüp Kur’an okur, Arapça öğrenir. Bir çocuğun ilk ezberlediği sureyi avluda yüksek sesle okuması, o köy için küçük bir bayramdır. Cami burada yalnızca namaz kılınan bir yer değil; köyün eğitim ve dayanışma kalbidir. Anlaşmazlıklar orada çözülür, düğünler orada konuşulur, hastaya yardım orada toplanır. Bir Cham köyünü anlamak istiyorsan, önce caminin avlusuna oturman gerekir.

Yarısı kaybedilen bir nesil — ve ayakta kalan

Bu uzun yürüyüşün en karanlık dönemi 1970’lerin sonunda geldi. Ülkeyi yöneten rejim, Cham kardeşlerimizi inançları yüzünden hedef aldı; camiler yıkıldı, kitaplar yakıldı. O birkaç yılda Cham nüfusunun yarıya yakınının kaybedildiği söylenir. Bu, bir halkın belini kıracak bir darbeydi.

Ama kırmadı. Geride kalanlar kül olan caminin yerine yenisini ördü. Yakılan mushafların yerine, hafızalarında taşıdıkları sureleri çocuklarına yeniden okuttu. Tarihçi Mak Phoeun’in dikkat çektiği gibi, Cham halkı bölgede ayakta kalmanın en güçlü örneklerinden biridir. Yıkımın ardından silinmedi, yeniden filiz verdi.

Bugün ülkenin dört bir yanında yeni camiler, okullar, kültür merkezleri yükseliyor. Başkent Phnom Penh’in en tanınmış yapılarından biri olan Al-Serkal Camii, bu yeniden doğuşun görünen yüzlerinden. Avlusunda Kur’an okuyan çocuk sesleri, kırk yıl önce neredeyse susturulan bir nesilden geriye kalanın değil, yeniden başlayanın sesidir.

Bu yeniden doğuş yalnızca taş ve duvar meselesi değil. Bir köyde cami yeniden örüldüğünde, etrafına eski hayat da geri döner: medrese açılır, çocuklar avluya doluşur, dokumacı kadınlar bayram için yeni kumaşlar dokur, balıkçılar ağlarını cami önündeki iskeleye serer. Yıkılan bir caminin yeniden ayağa kalkması, bir köyün bütün gündelik hayatının yeniden kurulması demektir. Cham kardeşlerimiz bunu bir değil, defalarca yaptı — ve her seferinde, kaybettiklerinin yasını tutmaktan çok, kalanı büyütmeye baktılar.

Suyun ritmiyle yaşayan bir inanç

Cham kardeşlerimizin çoğu Şâfiî geleneği üzere namazını kılar. Aralarında, eski Cham âdetlerini yaşatan, “Cham Bani” diye anılan daha geleneksel bir damar da vardır. Bunlar dışarıdan bakan birinin merak edeceği ayrıntılar belki. Ama köyün gündelik hayatında öne çıkan, ortak olandır: aynı nehir, aynı tezgâh, aynı avluda büyüyen çocuklar, aynı sabah ezanı.

İnancın günlük hayata bu kadar sinmesi, biraz da coğrafyanın kendisinden gelir. Mekong her yıl yükselip çekildiği için, Cham köyleri mevsimin ritmine göre yaşar. Sular yükselince balıkçılık başlar, sular çekilince toprak işlenir. Namaz vakitleri ise mevsim ne olursa olsun aynı kalır. Bir Cham çocuğu büyürken iki ritmi birden öğrenir: nehrin ritmini ve ezanın ritmini. İkisi de hayatın doğal bir parçasıdır, biri diğerine engel değildir. Tekneden de namaz kılınır, tezgâhın başından kalkıp da. İbadet hayatın akışını durdurmaz, ona eşlik eder.

Cham kardeşlerimiz ülkenin hayatında kenarda da durmuyor. Bugün parlamentoda ve bakanlıklarda görev alan Cham kardeşler var. Yani bu halk yalnızca kendi köyünde ayakta kalmıyor, ülkenin ortak masasında da bir sandalyeye oturuyor. Bir avuç köyden ibaret bir azınlık değil; kendi dilini ve inancını koruyarak ortak hayata katılan, ülkenin dokusuna işlemiş bir halk.

Dokumacı bir kadının tezgâhında ipler renk renk gerilirken, balıkçının teknesi akşam sularında köye dönerken, medresedeki çocuğun ezberlediği ilk sure dudaklarından dökülürken — hepsinin altında aynı şey akıyor: bir halkın, en ağır kayıptan sonra bile pes etmeyişi.

Nehir akmaya devam ediyor

Mekong, Çampa Krallığı yıkılırken de akıyordu, camiler yakılırken de aktı, bugün yeni cami avlularında çocuklar Kur’an okurken de akıyor. Cham kardeşlerimiz için nehir, hem geçimin hem de sabrın bir resmi gibi: yükselir, çekilir, ama hep akar.

Köyün yaşlılarından biri, akşam ezanından sonra avluda otururken şöyle der: “Su her yıl evimizin altına kadar geliyor, sonra çekiliyor. Biz de öyleyiz — geldiler, çektik acıyı, ama gitmedik. Hâlâ buradayız, hâlâ namazımız var.” Sonra ekler: “Uzaktaki kardeşlerimize, İstanbul’dakilere de selam söyleyin. Onlar bizi bilmese de biz aynı kıbleye dönüyoruz.”