Kanada’nın Kızıl Nehir Halkından Bir Kadın — İki Kök, Tek Örgü
Saskatchewan’ın başkenti Regina’da bir sonbahar sabahı, mutfak masasının üzerinde örülmüş bir çayır otu demeti duruyor. Maryam Deena kahvesini yudumlarken hem büyükannesinden kalan birkaç kelimeyi hem az önce okuduğu bir Kur’an ayetini aynı anda düşünüyor. Kendini anlatırken ona tek bir kelime yetmiyor: hem Kızıl Nehir halkının kızı, hem Müslüman bir kadın.
Bunu söylediğinde aldığı ilk tepki çoğunlukla şaşkınlık oluyor. Bazı kardeşleri bu haberi sıcak bir merakla karşılıyor, bazıları ise yerli bir kimlikle Müslüman kimliğinin yan yana duramayacağını düşünüyor — sanki ikisi hiç kesişmeyecek iki ayrı dünyaymış gibi. Oysa Maryam için bu kesişme hiç yabancı gelmedi.
Kızıl Nehir’in Kızı
Maryam’ın halkı kendini “Otipemisiwak” diye adlandırıyor — Michif dilinde “kendi kendinin efendisi olanlar” demek. Ataları Kızıl Nehir kıyılarından geliyor; toprakları batı Kanada’nın büyük bir bölümüne, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeyindeki bazı köşelere kadar uzanıyor. Her sonbahar Manitoba’nın çayırları altına döndüğünde Maryam kendi ailesinin memleketini hatırlar. Bu halkın geleneğinde yüzyıllardır büyük bir yaratıcı güç fikri var; kendi dillerinde buna “Kitche Manitou” diyorlar.
Maryam’ı bir büyükanne ile bir anne büyüttü. Büyükannesi evine geleni hiç eli boş çevirmez, sesi bütün evi yatıştırırdı. Annesi ise keskin zekâlı biriydi, dürüstlüğünden asla ödün vermezdi. Onlardan aldığı miras yalnızca bir soy değil, atalarının gücüne kök salan bir duruştu — toprağı korumak, yaşlıyı dinlemek, elindekini paylaşmak, halkının ona öğrettiği ilk derslerdi. Michif geleneğinde “lütfen” ya da “teşekkür ederim” gibi kelimelere bile pek gerek duyulmazdı bir zamanlar; çünkü elindekini paylaşmak zaten beklenen, sorgusuz bir davranıştı.
Bu topraklarda acı bir sayfa da var. Geçtiğimiz yüzyılda hükümetin desteklediği okullar, Kızıl Nehir halkının çocuklarını ailelerinden koparıp dillerini ve inançlarını unutturmaya çalıştı. Maryam bu yaranın izini taşıyan bir kuşağın torunu. Ne kadar dilini ve kültürünü yeniden canlandırmaya çalışsa da bu kaybın bir kısmının asla eskisi gibi olmayacağını biliyor. Ama yıllar içinde bu yara, Maryam için bir köprüye dönüştü.
Bir Kapıyı Yeniden Açmak
Kur’an’la ilk tanışması on iki yaşında oldu — meraklı bir çocuğun elindeki bir kitaptan farksızdı o zaman, okudu ve rafa kaldırdı. Asıl dönüş yıllar sonra, hayatının en zor günlerinde geldi. Yirmili yaşlarının ortasında tek başına bir çocuk büyütmeye çalışırken başını sokacak bir çatısı bile yoktu. O günlerde tek yaptığı Yaratıcı’ya yönelip bir yol istemekti.
Cevap gecikmedi. Önce güvenli, kirasız bir barınak buldu; sonra işvereni zor günlerinde ona esneklik tanıdı; sonra oğluna bakacak bir yuva, ardından kendi bahçesi olan küçük bir daire geldi. Konuşmakta güçlük çeken oğlu bir gün tam cümlelerle konuşmaya başladığında da aynı şükrü tekrarladı. Her birinde önce şükretti, sonra fark etti: bu, çocukluğunda bir kez okuyup bıraktığı kitaba dönmenin vaktiydi. Bir söz verdi kendine — ister bir nimet ister bir sınav gelsin, önce şükredecekti.
Aynı Toprağa, Aynı Saygı
Kur’an’ı yeniden eline aldığında dikkatini çeken ilk şey, atalarının öğrettikleriyle arasındaki yakınlık oldu. Kendi dilinde “wahkohtowin” diye bir kelime var; Michif büyüğü Maria Campbell’ın anlattığına göre bu kelime bir zamanlar yalnız insan akrabalığını değil, yaratılmışın tamamının birbirine bağlı olduğu bir bütünlüğü anlatıyordu. Maryam bunu okuduğunda, insanın yeryüzünde bir emanetçi kılındığını ve bu emanetin aynı zamanda bir imtihan olduğunu hatırlatan En’âm Suresi’ndeki bir ayeti (6:165) düşündü. Toprağın kaynaklarını israf etmeden kullanma, onu bozup kirletmeme çağrısı da tanıdık geldi ona — halkının “toprağa saygı borçluyuz” öğretisiyle bir yankı buluyordu. Maryam bunda dinleri karıştırmıyor. Onun için bu, çocukluğunda öğrendiği değerlerin Kur’an’da da bir karşılığını bulmasıydı; İslam ona hiç yabancı gelmedi.
Büyükannesinin hiç kapı kilitlemediğini, evine geleni hiç eli boş çevirmediğini hatırlıyor; halkının öğretisinde tevazu ve paylaşma en baştaydı. Furkan Suresi’nde geçen bir ayet ona bu hatırayı yeniden okuttu: “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir…” (Furkan 25:63). İsrâ Suresi’nde yedi göğün, yerin ve içindekilerin Allah’ı tespih ettiğini anlatan ayeti (17:44) okuduğunda da benzer bir duyguya kapıldı: atalarının “her şey birbirine akraba” dediği o bütünlük hissiyle bu ayetin anlattığı yaratılış tablosu, kulağına aynı frekanstan gelen iki ayrı ses gibi geldi.
Bu yakınlığı kabul etmek kolay olmadı. Hristiyan misyonerlerin halkına yaptıklarını bilirken, başka bir dine yönelmenin atalarına ihanet sayılıp sayılmayacağını uzun süre kendine sordu. Bir taraftan atalarının yolundan uzaklaşmaktan korkuyordu, öte yandan içinde duyduğu huzuru inkâr edemiyordu.
Örülü Bir Kimlik
Cevabı bir sohbette rastlantıyla duyduğu bir cümlede buldu: birisi, dünyada Kur’an’ı ezbere bilen o kadar çok insan var ki, bütün nüshaları yakılsa bile gün bitmeden yeniden yazılabilir, demişti. Bu cümle Maryam’ı öyle sarstı ki bir anlığına nefesi kesildi, gözlerinden yaş geldi. O an anladığı şey şuydu: elindeki metin, yüzyıllar boyunca hiç değişmeden kalmış bir bütünlüktü — kolonileşmenin, zorla vaftizin, dilini kaybettirilen bir halkın hiç tanımadığı türden bir bütünlük. Pek çok soydaşının özlemini duyduğu bir şeyi, hiç bozulmamış bir inanç yolunu, önünde bulmuş gibi hissetti.
Maryam bugün yazılarıyla başkalarının hayal gücünü genişletmeyi kendine iş edinmiş bir yazar. Kendi hikâyesinin, kendisi gibi iki kimliği bir arada taşıyan başka kardeşlerine de bir kapı aralamasını umuyor.
Regina’da yaşayan Maryam, birini bırakıp diğerini alarak kimliğini kurmadı. “Yerli kimliğimi Müslüman kimliğimle takas etmedim,” diyor, “ikisini birbirine ördüm. Tıpkı çayır otu gibi — her tel diğerini güçlendiriyor.” Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, bir Kızıl Nehir kadınının mutfak masasında duran o örülü demet, basit ama güçlü bir hikâyeyi taşıyor: kökünü kaybetmeden Allah’a giden bir yol bulmanın hikâyesi.