Almatı’da bir atölyede yünler büyük kazanlarda soğan kabuğu ve zerdeçalla renkleniyor. Sarısı, kırmızısı, yeşili tek tek yığınlara ayrılmış. Bir köşede yaşlı eller iki keçe katını üst üste koyup sabırla dikiyor. Hemen yanında genç parmaklar aynı hareketi yavaş yavaş söküyor. Maira Madiyeva, iğnesini bir an bırakıp etrafa bakıyor ve “Atalarımızın işini sürdürmek, bunu gençlere aktarmak insana mutluluk veriyor” diyor.
Burada çalışan kadınlar kendilerine “Kazak Anneler” adını vermiş. Yaptıkları iş syrmak: bozkırın yüzyıllarca evi sayılan keçe çadırların, yani yurtların zeminine ve duvarlarına serilen el yapımı keçe halı. Adı bile emeği anlatıyor; kelime, eski bir Türkçe fiilden, “dikmek”, “sıkıca dikmek” anlamından geliyor. Bir zamanlar her yurtta vardı; nakşı evin sahibinin zevkini, eli açıklığını anlatırdı. Soğuk steplerde yere ve duvara serilince yalıtım olur, evi ısıtırdı. Çoğu anneden kıza, nineden toruna miras kalırdı; bir syrmak’ın üstünde bir ailenin birkaç kuşağının emeği birikirdi.
Sonra bu sanat unutuldu, raflara kalktı, sandıklara gömüldü. Şimdi bir avuç kadın onu yeniden ayağa kaldırıyor — hem de en zorundan: bin parçalı, devasa bir syrmak dikerek.
Sabır isteyen bir iş
Syrmak, görünüşte sade bir halı. Ama yapımı, baştan sona sabrın dilini konuşuyor. Önce koyun kırkılıyor, yün temizleniyor, “sabau” denen ahşap çubuklarla dövüle dövüle kabartılıyor. Kamış hasırların üzerine serilen yün, üzerine basınç bindirilerek tekrar tekrar yuvarlanıyor. Bu sırada kadınlar yer değiştiriyor — çünkü herkesin eli farklı bir güçle bastırır, keçenin her yeri eşit sıkışsın diye.
Asıl ustalık ondan sonra başlıyor. Keçeleşmiş kumaş boyanıyor, bir kat keçe bir başka katın üstüne yatırılıyor. Desen, kömürle ya da sabunlu suyla iki katın üstüne birden çiziliyor; sonra keskin bir bıçakla aynı anda her iki kattan kesiliyor. Kesilen parçalar yer değiştirip dikiliyor — böylece bir renk ötekinin boşluğuna oturuyor, iki ayna gibi birbirini tamamlayan bir desen çıkıyor ortaya. Almatı’nın Merkez Devlet Müzesi’nde genç bir araştırmacı bu sanat üzerine çalışıyor. Syrmak’ı akrabası tekemet’ten ayıran şeyi anlatıyor: tekemet bir rengin yününü ötekine bastırarak yapılır, syrmak ise iki ayrı keçe katının dikilmesini ister. “Daha çok incelik, daha çok zanaat” gerektirir.
Bu sahneler Anadolu’ya da yabancı değil. Buranın keçecisi de yünü aynı sabırla döver, kalıba aynı emekle bastırır. Koç boynuzu motifleri, geometrik desenler bizim yurtlarımıza da sinmiştir. Aradaki binlerce kilometre, ortak bir el alışkanlığının yanında küçük kalıyor.
Desenlerin sessiz dili
Syrmak’ın üstündeki her motifin bir karşılığı var. En sık görüleni “koşkar-müyiz”, yani koç boynuzu — güç ve bereket demek. Eşkenar dörtgenler, kareler, sarmallar ise uyumu, sürekliliği, hayatın dönüp duran düzenini anlatıyor. Bu desenler süs olsun diye konmamış; bir halkın doğayla, hayvanla, mevsimle kurduğu ilişkinin yüzyıllar içinde damıtılmış hâli.
Halının kendisinin de türleri varmış. “Koş syrmak” göç günlerinde develerin sırtını örter, ailenin tüm varlığı bir konaktan ötekine taşınırken eşyayı korurdu. “Tor syrmak” ise beş metreyi bulan bir tören halısıydı. Yurdun şeref köşesine serilir, konuk onun üstünde ağırlanırdı. Yani syrmak yalnız bir zemin örtüsü değildi. Göçebe bir hayatın her hâline eşlik ederdi; insanla yola çıkar, bayramda evin baş köşesine otururdu.
“Kazak Anneler”, şimdi 112 metrelik tek bir syrmak dokuyor. Dört mevsimi anlatacak bu uzun halının mavisi kışı, yeşili baharı, kırmızısı yazı, altın sarısı sonbaharı taşıyacak; her bölüme o mevsime ait nakışlar işlenecek. Niyet, baharın ilk gününde, Nevruz’da onu açıp herkese göstermek. Ama işin asıl meselesi metresinde değil. Bir araştırmacı şunu söylüyor: syrmak bozkırın dört bir yanına bunca yayılmışsa, demek ki bu ustalığa kuşaklar boyu sahip çıkılmış.
Elden ele
Bu atölyenin en kıymetli işi belki de halının kendisi değil. Projeye katılan kadınlardan biri eski günleri hatırlayarak, “Eskiden nineler ve kadınlar bir araya gelir, sevinçle, saygıyla çalışırdı; ortaya ayrı bir hava çıkardı” diyor. İşte o hava şimdi geri dönüyor: yaşlı bir kadının iğnesi, yanındaki genç kızın eline geçiyor; bir hareket, bir desen, bir sabır biçimi bir kuşaktan ötekine atlıyor.
Sovyet yıllarında pek çok el sanatı gibi syrmak da neredeyse sönmüştü. Bugün yeniden alev alması, devlet eliyle değil, birkaç kadının “bu kaybolmasın” demesiyle oluyor. Bir avuç insanın küçük niyeti, önce bir atölyeyi, sonra bir grup genci, derken belki bütün bir kuşağı sarıyor.
Madiyeva Hanım iğnesini yeniden eline alırken, gözü karşısında oturan gençlerde. “Bizden sonra bu işi onlar sürdürecek,” diyor. “Yün bitmez, sabır da bitmez.”