Bahreyn açıklarında, dalgıç inerken nahham şarkı söyler
Mayıs geldiğinde Bahreyn kıyısında tekneler sessizce denize açılır. Hamal güvertede duruyor, halat gergin, yelken henüz şişmemiş. Nahham önce bir nefes alır — sonra sesi çıkar: “Bismillah, sallu alennebî.” Bu bir başlangıç duası değil, bir sözleşmedir: seninle birlikte gidiyorum, seni tek bırakmıyorum.
Nahham’ın sesi olmadan dalgıç inmiyor.
Denizin altında yalnız bırakılmamak
Körfez’in inci avcılığı yüzyıllarca bölgenin ekonomik omurgasıydı. Bahreyn, Kuveyt, Katar ve komşu kıyılar her yıl Mayıs’tan Eylül’e kadar “büyük dalış” sezonuna girerdi. Bir gemi otuz kişiye kadar adam taşıyabilir; içlerinde hamallar, çekiciler, dalgıçlar ve en az bir nahham bulunur.
Dalgıç suya giriyor: burnuna ağaç mandal, kulaklarına balmumu, parmak uçlarına deri kılıf. Gözleri kapalı değil ama dünyayla bağı kesilmiş gibi. Ayağına bağlanan taş onu hızla aşağı çeker, petekli istiridyelerin yaşadığı karanlığa doğru. Oraya kadar geçen sürede yukarıdan hiçbir ses gelmiyor — sadece suyun ağırlığı.
Güvertedeyse nahham durmaksızın şarkı söylüyor.
Bu şarkılar birer ritim tutucudan fazlasıdır. Halat çekenlerin kolları şarkının vuruşuyla uyum sağlar; dalgıcın yukarı çıkma zamanlaması şarkının değişen temposuna göre ayarlanır. Ama asıl işlevi başka: dalgıcın orada olduğunu hatırlatmak. Derinlerde, sesten yoksun o karanlıkta, yukarıdaki sesi duyamasa da nahham söylemeye devam eder. Giden yalnız değil, gidenin adına şarkı söyleniyor.
Nahham kimdir, ne söyler?
Nahham kelimesi Arap dilinde aslında “açgözlü” anlamına gelir — sonradan bereketin, verimin sembolü olarak inci avcılarınca benimsendi. Bir gemide dörde kadar nahham bulunabilir; birinin nefesi tükenince diğeri devralır, melodi hiç kesilmez.
Söyledikleri tek tip değil. Şarkılar, o anın gerektirdiğine göre değişir:
Küreklerle gemi çekilirken al-yamal söylenir — ayrılık, özlem, yukarıda bırakılanlar için yürek sıkışması. “Yahi yamal, yashi yamal” derler; pişmanlık ve özlem bu iki kelimeye sığar. Hava değişince, rüzgar duraksayınca al-fajri başlar — rüzgar beklemenin şarkısı, hem sabır hem uyanış. İstiridyeler güverteye çıkıp açılırken al-makhmoos yükselir; el çırpmaları ve tabla bu şarkıya katılır, yorgunluk törpülenir. Daha küçük yelkenler açılınca al-jib gelir; al-hadadi ise gemi inşaatının ve onarımın şarkısıdır — kelime demirciden geliyor, çekiç sesleri ezgiye karışmış gibi.
Her şarkının içinden bir dua akar. Besmele ile başlayan, salavat ile sürdürülen cümleler vardır. Bunlar ayrıca yazılıp eklenmez; şarkının içine dokunmuş, sözün dokusuyla bir.
Tek bir topluluğun elinde tuttuğu şey
İnci avcılığı bugün neredeyse kalktı. Japon kültür incisi pazarı kırktı, petrol dönüştürdü, kıyıların yüzü değişti. Ama geleneği taşıyan az sayıda aile var hâlâ — şarkıyı bilen yaşlı nahhamlar, oğullarına öğreten dedeler.
Bahreyn bu geleneği aktif biçimde kayıt altına almaya çalışıyor. İnci avcılığı sahası ve ilgili gelenekler UNESCO somut olmayan kültürel miras listesine girdi. Ama kayıt ile yaşatmak arasındaki fark büyük; bir müzede saklanan şarkı ile denizde söylenen şarkı aynı değil.
Kalanlar şunu biliyor: nahham’ın gerçek anlamı notada değil, o anda. Dalgıç suyun altındayken yukarıdan ses geliyorsa, geri dönme sebebi var demektir.
Yaşlı bir nahham’ın anlattığı şöyle aktarılır: sezon başında gemi yola çıkmadan önce herkes bir araya gelir. Kaptan dua eder, mürettebat “âmin” der — ama bu dua bittiğinde ses kesilmez. Nahham oradan alır; müzik tam o andan başlar ve limana dönülene kadar sürer. Aralarında “şarkı vakti” ile “çalışma vakti” diye bir ayrım yoktur. İkisi bir arada yürür.
Bu kolektif ritmin pratik sebebi vardır: gemi üzerinde ses en güvenilir iletişim aracıdır. Halatın ne zaman çekileceğini, dalgıcın ne zaman yukarı çağrılacağını, fırtınanın ne yönden yaklaştığını nahham’ın değişen tonu haber verir. Ama iletişimin ötesinde başka bir şey de var — bir arada olmanın biçimi. On, yirmi, otuz kişi aynı melodinin ritmiyle hareket ediyor; küreği aynı anda çekiyor, halatı aynı anda bırakıyor. Bu senkronizasyon, yüzyıllar boyunca teknoloji değil ses üzerine kuruldu.
Bir işin içinde dua
Körfez’in inci geleneğinde ilginç bir şey var: dua, ibadet saatlerine ayrılmamış. Nahham’ın söyledikleri namaz vaktiyle sınırlı değil — sabah güneş doğmadan, gün boyu, akşam limana dönülene kadar. İş ile ibadet arasında bir sınır yok; besmele halata çekilirken de okunuyor, salavat dalgıç suya girerken de.
Duayı çoğu zaman belirli anlara ayırmaya alışmışızdır. Bu eski gelenek ise başka bir şey hatırlatıyor: niyetle başlanan emek de bir ibadettir. Nahham’ın her sabah söylediği besmele, o teknenin rotasını koymadan önce başka bir şeyi koyar ortaya: bu işin kimin adıyla yapıldığını.
Ve bu sınırsızlık sadece dua açısından değil, kardeşlik açısından da geçerli. Dalgıç suya girdiğinde geride bırakan adamları tanır; onlar da dalgıcı tanır. Aynı teknede haftalar geçirilmiş, aynı suyun sesi duyulmuş, aynı fırtına atlatılmıştır. Nahham şarkısını söylerken bu birikimlerin hepsini de söylüyor aslında. Sesin içinde yalnızca o günkü hasat için dua yok — bütün bir ilişkinin ağırlığı var.
Bahreynli kardeşlerimiz bu işi kârı çoğaltmak için yapmadı sadece. Deniz tehlikeliydi, kayıplar oldu, sezonun verimi belirsizdi. Ama her Mayıs tekneler yine suya indirildi ve nahham yine söze başladı. Çünkü o sefer, o şarkı, o ortak emek — bunlar birer rutin değildi. Tekrarlanan bir inançtı.
Akşam dönüş
Güneş alçalmaya başladığında tekneler limana döner. Dalgıçlar yorgun, hamallar yorgun, nahham’ın sesi bile biraz kısık artık. Ama şarkı yine de kesilmez — limana girilene kadar.
Bu son şarkı hasattan fazlasını kutluyor. Gidenin döndüğünü, suyun altındaki karanlıktan ışığa çıkıldığını kutluyor. Nahham bu şarkıyı bilhassa güçlü söyler; hasatın miktarı için değil, dönüşün kendisi için.
Bir inci avcısı için en değerli şey limanda beklediğin incilerden önce gelir: dönmek. Nahham’ın sesi de tam bunu söylüyor — git, ama ben seni sesimle tutuyorum; dönerken de seninle olacağım.