Sabahları evdeki ilk ses çoğu zaman Kur’an oluyor. İki yaşına yeni basan oğlu, anne mutfakta oyalanırken telefona uzanıp kendi kendine tuşa basmayı öğrendi. Bir kıraat doluyor odaya; sabahın o dağınık telaşı, çay, dökülen süt, üst üste binen işler arasında bir yere oturuyor her şey. Sarosh Arif için bu küçük an, yıllar süren bir arayışın vardığı sade bir kıyı.

O arayış bir kayıpla başladı. Dokuz yıl önce annesini göğüs kanserine verdi. Amerika’da büyümüş, doktor olan göçmen annesinin her işin altından nasıl kalktığını izleyerek büyümüştü; sonra aynı kadının hastalığının, ardından ölümünün bir aileyi nasıl dağıttığını gördü. Yası bastırmak için kendini arka arkaya yüksek lisans programlarına attı. Derken kucağında bir bebek beklerken buldu kendini. Kızı doğmadan önceki o kırk hafta boyunca kitapların içinde yaşadı: özgüvenli, dindar, bütün bir çocuğu nasıl büyütür insan?

Cevabı tam bulamadan İstanbul evi oldu. Bunun üstünden neredeyse on yıl geçti.

Eksik olan bir kelime vardı

İstanbul ona beklemediği fırsatlar açtı, beklemediği yükler de getirdi. En ağırı şuydu: çocuğunu ailesiz, akrabasız, tanıdık bir mahallesi olmadan büyütmek. İngilizcede bunun için bir kelime kullanıyor — “village”, yani köy. Çocuk büyütmek için bir köy gerekir, derler.

O köy aslında yeni bir özlem değil, eski bir gerçeğin adı. Müslüman toplumlar tarih boyunca aileyi en geniş anlamıyla anlamış: komşular, teyzeler, amcalar, kuzenler, dede ve nineler, arkadaşlar, mahallenin bakkalı — hepsi o köyün içinde. Bizim bugün “çekirdek aile” dediğimiz şey ise topu topu yüz elli yıllık, Avrupa’da doğmuş bir kurgu. Anne-baba ve çocuk; gerisi uzakta.

İşte modern ebeveynin sırtındaki ağırlık bu. Köy dağıldığında, onunla gelen bütün o görünmez destek de dağılıyor. Sağlam, dirençli bir çocuğu tek başına ayakta tutmaya çalışan bir anne-baba, önünde bir dağ buluyor.

Arif bu dağın karşısına eli boş çıkmadı. Geride bırakmadığı bir mirası vardı: kendi geleneği. Kızını beklerken başladığı o okumalar arasında İmam Gazzâlî’nin çocuk terbiyesine ayırdığı bölüme tekrar tekrar döndü. Oradan, kendi mutfağında, kendi evinde sınadığı birkaç sade ilke çıkardı.

Önce niyet, sonra hayatın sadeleşmesi

İlk ilke en görünmezi: niyet. Çocuklar rastgele seçilmedi, diyor Arif; her birinin ruhu bizimkiyle eşlendi, bize göre biçildi. Onlar hem imtihanımız hem kurtuluşumuz. Davranışlarında bizi en çok sarsan şey, çoğu zaman kendi içimizdeki bir eksiğin işareti. Günün telaşında — çocuğu temiz, tok, güvende tutma koşuşturmasında — asıl niyeti unutmak kolay. Bu yüzden aileye dair her işi bir ibadet niyetiyle yapmaya çalışıyor. Bulaşık, yemek, uykusuz geçen gece; hepsi bir yere bağlanınca insan kendini de bağlamış oluyor, çocuğunu da.

İkincisi, çocuğun anlatarak değil görerek öğrendiği gerçeği. Çocuk yaşı kaç olursa olsun dünyayı anne-babasına bakarak çözüyor; neyin doğru neyin yanlış, neyin olağan neyin değil olduğunu söylenenden değil, yaşanandan alıyor. “Yap” demek yetmiyor; insanın kendi haliyle göstermesi gerekiyor.

Üçüncüsü hayatın kendisini hafifletmek. Arif ailecek bir eşiğe geldiklerini fark etmiş: her şey öyle kolaylaşmıştı ki, bir tuşa basıp istediğini anında alabileceğini sanan bir hâl insanın sabrını da, elindekine şükrünü de aşındırıyordu. Daha çok sahip olma, daha çok isteme. Bu, aileyi yormuş, kaygılandırmış, doyumsuz bırakmıştı. Bir adım geri çekilip her şeyi sadeleştirmeye karar verdiler. Çalışma saatini, ekran saatini, sosyal hayatı, eşyayı kıstılar; yerine yürüyüş, kitap, biraz sanat ve açık havada birlikte geçen vakit koydular. Tüketmekten değil, verip yaşamaktan gelen bir sevinç buldular.

Sadelik en somut haliyle iki yerde başladı: yemek ve giyim. Taze, basit, yakından gelen; aynı birkaç besini sırayla. Bu hem doğaya iyi geliyor hem mideye, hem mutfağı kolaylaştırıyor. Giyimde de aynı sadelik — rahat, gösterişsiz, edep ölçüsü erken yaşta sevdirilmiş. Çocuk kendine değer versin ama bu değeri markada, fiyatta, görüntüde aramasın isteniyor.

Ekran ise ayrı bir cephe. Evde gerçek bir televizyon yok; telefon, tablet var ama elden geldiğince az. Daha az ekran, anne-babadan daha çok emek demek — değer, diyor Arif. Evde fazla ekran çoğu zaman daha çok hırçınlık getirdiği için ekranı özel günlere ve öğretici işlere saklıyorlar, bir oturuşta nadiren bir saati geçiyor. Çocuk sünger gibi; karşısındaki en güçlü örnek ekransa, onunla yarışmak zor. O yüzden ekrandan ilk geri çekilenler anne-babanın kendisi oldu.

Bir de tabiat var. İnsanın fıtratı baştan tabiata meyilli; Arif, Kur’an’ın yaratılışın işaretlerinden, tabiattan pek çok yerde söz ettiğini hatırlatıyor. Ne zaman ev içinde işler taşsa, çocukları alıp dışarı çıkıyorlar. Bir öğünü bahçede yemek, bir yürüyüş, dikilen birkaç fide — bazen bu kadarı bir günü kurtarıyor.

Bütün bunların arasında en çok işe yarayanı belki de Kur’an’ı evin sesi yapmak oldu. Arabada, yemek pişerken, oyun oynarken açık duruyor; birlikte okunuyor, birlikte namaza duruluyor. Sabah rutininde çalan o kıraat, oğlunun zihninde artık “ev” demek. Telaşa karışıp unutsalar, küçük çocuk gidip tuşa kendi basıyor.

Köy yoksa, insan köyünü kendi kurar

Arif tezini yazarken bir şeye takılmıştı: Gazzâlî neden çocuk terbiyesine bu kadar kısa yer ayırmış? Sonra fark etti — o kısacık bölümdeki her tavsiye, eserin yetişkinlere ayrılmış koca koca bölümlerinde yeniden karşısına çıkıyordu. Çocuk büyütmeye dair yazılmış o birkaç sayfa, aslında bütün kitabın küçültülmüş bir aynasıydı. Anlamı açıktı: çocuğunu yetiştirmek isteyen önce kendi üstünde çalışacak.

Çocuklar çoğu zaman bizim kendi yorgunluğumuzu, kendi eksiğimizi geri yansıtıyor. Köy ortada yokken, danışacak, yaslanılacak kimse de yokken bu yük taşınmaz gibi görünebiliyor. Arif’in bitkin, tükenmiş, soluklanmak isteyen anne-babalara tek sözü var: alın o molayı. Kendine bakmak, çocuğun görerek öğrenmesi gereken bir ders.

Bütün bu küçük ilkelerin hepimizin özlediği o köyün yerini tutmadığını biliyor. Ama bir teselli var elinde. Köy dağılmış olsa bile insan hiçbir zaman gerçekten yalnız değil. On yıl sonra İstanbul ona şunu öğretti: köy yoksa, o köyü insan kendi kuracak. Komşularıyla dost oldular; bakkalla, postacıyla, sokağı süpürenle. Kendileri için bir tutamak ararken, başkaları için o tutamak olmaya çalışıyorlar. Gerisini Allah’a bırakıyorlar.