Güneş Kruger’in geniş otlaklarına alçalırken hava bir anda serinler. Akşamüstü safarisinden dönen bir aile arabasını park eder; çocuklar hâlâ uzakta gördükleri fil sürüsünü konuşmaktadır. Baba ise saatine bakar, sonra etrafına: az ileride, saat kulesinin gölgesinde, bu uçsuz bucaksız yaban hayatın ortasında küçük bir yapı durmaktadır — abdest alıp namazını kılabileceği bir yer.
Aslanların, leoparların, fillerin gezdiği bu topraklarda bir mescit. İlk duyulduğunda insanın yüzünde bir tebessüm bırakan bir görüntü. Oysa hikaye düşünüldüğünden daha derin: bir ibadet köşesinin çok ötesinde, az bilinen ama dört yüz yıllık bir kardeşliğe açılıyor.
Bir parkın küçük jesti
Kruger, Güney Afrika’nın gururu. Ülkenin kuzeydoğusunda, Mozambik sınırına yaslanmış, milyonlarca dönümlük bir yaban hayat cenneti; dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin akın ettiği bir yer. Phalaborwa kapısına yakın bir noktada, saat kulesiyle eski Stevenson-Hamilton anı kütüphanesi arasında, bir süre önce parkın ilk mescidi açıldı. Yanında kadınların ve erkeklerin abdest alabileceği ayrı bir bölüm de var.
Park yönetiminin bunu yapma gerekçesi süslü değil. İşi yöneten yetkili Glenn Phillips meseleyi sade koyuyor: “Parka farklı kültürlerden insanlar geliyor; herkesi ağırlamaya çalışmak bizim işimiz.” Ziyaretçilerin önemli bir bölümünün Müslüman olması, beş vakit namazını kılacak bir yere duyulan ihtiyacı görünür kılmış. Karar bu kadar yalın.
Cemaatten biri, Junaid Hassin, yapının ne anlama geldiğini birkaç kelimeyle özetliyor: parka gelen kardeşlerimiz artık dinlerini daha rahat yaşayabilecek. Safari ile namaz arasında sıkışıp kalmak yok; aslan izleyip sonra alnını secdeye koymak, aynı günün iki doğal anı haline geliyor.
Düşünüldüğünde mantığı da yerli yerine oturuyor. Kruger gibi bir park, sabahın köründe yola çıkıp gün boyu yaban hayatı izleyen, kamp alanlarında geceleyen insanların yeridir; ziyaretçi burada bir günü değil, çoğu zaman birkaç günü geçirir. Bu da beraberinde namaz vakitlerini getirir. Belki daha önce kardeşlerimiz arabalarının yanında, bir ağaç gölgesinde seccadelerini açıyordu; şimdi abdest alıp gönül rahatlığıyla namaza durabilecekleri bir köşeleri var. Küçük bir yapı, ama gündelik hayatı kolaylaştıran cinsten.
Bu mütevazı mescit, farklı inançların yan yana yaşamayı öğrendiği bir ülkede sessiz bir kapsayıcılık işareti. Kimse büyük bir tören düzenlememiş, kimse manşet aramamış. Sadece, “burada da kardeşlerimiz var, onları düşünelim” denmiş.
Dört yüz yıllık kökler
Güney Afrika denince çoğu Türk okurun aklına ilk Müslümanlar gelmez. Oysa kardeşlerimiz bu topraklarda yeni değil. Ülke nüfusunun aşağı yukarı yüzde bir buçuğunu oluşturuyorlar — yetmiş beş bin ila yüz bin civarında bir cemaat. Sayıca küçük, ama kökleri şaşırtıcı derecede eski.
İslam bu topraklara on yedinci yüzyılda geldi; hem de en zor kapıdan. İlk Müslümanların önemli bir kısmı, sömürge döneminde uzak diyarlardan — özellikle bugünkü Endonezya takımadalarından — köle ya da sürgün olarak getirilmiş insanlardı. Zincirlerle gelen bu insanlar, yanlarında zincire vurulamayan bir şey taşıyorlardı: imanları. Cape Town çevresinde kök salan bu cemaat zamanla “Cape Malay” diye anılan kendine has bir kültür doğurdu — kendi mutfağı, kendi ezgileri, kendi camileriyle.
Bir halkın en ağır koşullarda dahi inancını koruyup nesilden nesle aktarması, üzerinde durmaya değer bir şey. Bugün Cape Town’ın eski mahallelerinde rengârenk boyalı evlerin arasında yükselen minareler, o ilk neslin sessiz direncinin mirası. Yüzlerce yıl önce buraya zorla getirilenlerin torunları, bugün özgürce ezan okuyor.
Aradan geçen asırlar bu küçük cemaati görünür kıldı. Cape Town’da, Johannesburg’da, Durban’da Müslüman mahalleleri var; camileri, okulları, hayır dernekleri var. Cuma günleri kentin bir köşesinde ezan duyulur, öğle vakti dükkânların önüne küçük tabelalar asılır, helal kasapların önünde sıralar uzar. Hindistan’dan, Pakistan’dan gelen göçmen damarlar da zamanla bu dokuya karıştı; bugün Güney Afrika Müslümanları çok renkli bir aile — Cape Malay’inden Gujaratlısına, yerli mühtedisine kadar. Ramazan akşamları bu evlerden iftar kokuları yükselir; bir mahallede pişen yemek komşu kapısına gider, bayram sabahı sokaklar bayramlık giysili çocuklarla dolar. Tıpkı bizim mahallelerimizdeki gibi.
Ve bu cemaat tek başına yaşamıyor. Güney Afrika, Hindu’su, Sih’i, Budist’i, Hristiyan’ı ve Müslümanıyla farklı inançların iç içe geçtiği bir ülke. Kardeşlerimiz bu mozaiğin küçük ama köklü bir parçası — komşusuyla geçinmeyi, ortak bir yurdu paylaşmayı asırlar içinde öğrenmiş bir parçası.
Tanıdık bir his
Kruger’deki o küçük mescit işte bu uzun hikayenin en yeni halkası. Görünüşte mütevazı bir abdesthane ve birkaç metrekarelik bir namaz alanından ibaret. Ama içinde taşıdığı anlam büyük: “siz de buradasınız, sizi gördük.”
Bu hissi aslında Türk okur çok iyi tanır. Yabancı bir ülkede yol alırken, vakit girdiğinde gözün ister istemez bir köşe aradığını; bir havalimanında, bir tren garında, bir dinlenme tesisinde küçük bir mescit tabelası gördüğünde içine bir rahatlık yayıldığını bilir. O an coğrafya değişir — bin kilometre uzakta da olsan, secdeye vardığın yer bir anda “ev” olur.
Kruger’e safari için gidip de namaz vaktinde o küçük yapıyı bulan bir kardeşimiz, herhalde aynı duyguyu yaşıyor. Hele de bizim coğrafyamızdan, namaz yerini hazır bulmaya alışkın yerlerden gelen biri için bu, beklenmedik bir armağan: dünyanın öbür ucunda, hiç ummadığı bir yerde, kıbleyi gösteren bir işaret. Aslanların gezdiği topraklarda da bir alın secdeye varıyor; vahşi doğanın tam ortasında, aynı kıbleye dönülüyor. Dünya ne kadar geniş, kardeşlik o kadar geniş.
Güneş battığında Kruger’in üzerine yıldızlar serpiştiğinde, o küçük mescidin önünden geçen bir ziyaretçi belki de durup düşünüyor: bu uçsuz bucaksız savanın bir köşesinde bile, kendisi gibi secde edenler için bir yer ayrılmış. Buradan İstanbul’a, Cape Town’dan Cakarta’ya — alınların değdiği toprak hep aynı toprak.