Gana’nın kuzeyinde, Larabanga köyünde yağmur mevsimi bittiğinde caminin önü kalabalıklaşır. Köylüler ellerinde çamur, kova kova suyla gelir; bir mevsim boyunca yağmurun aşındırdığı dış duvarı baştan aşağı yeniden sıvarlar. Duvara saplanmış ağaç dalları, her bölümün ne kadar yükseleceğini gösteren sessiz işaretlerdir. İş bittiğinde kerpiç cami yeniden bembeyaz, yeniden ayakta — ve bu, yüzlerce yıldır her yıl tekrarlanan bir sahne.

Larabanga Camii, kerpiç ve kamıştan yapılmış. Batı Afrika’nın o kendine has Sudan tarzında, göğe doğru daralan iki piramit kulesi var: biri mihrabın üstünde, Mekke’ye dönük doğu cephesinde; öteki kuzeydoğu köşesinde, minare. Dışarıda hava yakıcı olsa da içerisi serin kalır — çünkü duvarları topraktan. Burası Gana’nın en eski camisi sayılıyor, Batı Afrika’nın da en eskileri arasında. Köylüler ona sevgiyle “Batı Afrika’nın Mekke’si” diyor.

Yedi yüzyıllık bir cümle

Caminin kaç yaşında olduğunu kimse tam bilmiyor. Rivayet, kuruluşunu bundan yaklaşık yedi yüzyıl öncesine, on beşinci yüzyılın başlarına götürüyor. O kadar eski ki tarih, hikayenin içinde efsaneyle iç içe geçmiş.

Anlatılana göre camiyi Ibrahim Ayuba el-Ensarî adında biri kurmuş; söylenir ki kendisi Banu’n-Neccar’dan, yani Peygamberimizin anne tarafının kabilesinden gelirmiş. Köyde dolaşan başka bir rivayet, onun caminin yakınındaki bir ağacın altına defnedildiğini, ağacın da tam o noktada bittiğini söyler. Bunlar kesin tarih değil — kuşaktan kuşağa taşınan, doğruluğu ispatlanamayan ama köyün hafızasına işlemiş anlatılar. Larabanga’nın değeri zaten bu belirsizliğe rağmen değil, belki tam da onun içinde duruyor: insanlar yüzlerce yıldır bu taşa bir anlam, bir köken, bir aidiyet yüklemiş.

Taşında değil, ellerinde

Asıl mesele şu: yedi yüzyıl, kerpiçten bir yapı için uzun bir ömür. Toprak duvar, yağmurun, rüzgârın, güneşin karşısında savunmasızdır; bir mevsim bakımsız kalsa erimeye başlar. Larabanga Camii bunca zaman ayakta kaldıysa, bunu mimarına değil köyüne borçlu.

Çünkü bu cami bir kez yapılıp bırakılmış bir eser değil. Her yıl, her yağmurun ardından yeniden yapılıyor. Bir kuşak gider, yerine geleni aynı duvarın önüne, aynı çamurun başına çağırır. Dede torununa sıvamayı öğretir; çocuk büyür, kendi çocuğunu getirir. Mabet, ona her yıl uzanan ellerde ayakta duruyor.

Bunda tanıdık bir şey var. Bizim coğrafyamızda da bir çeşme, bir köprü, bir köy mescidi öyle yapılırdı: kimsenin tek başına altından kalkamayacağı işi mahalle hep birlikte, omuz omuza görürdü. Kimi suyu taşır, kimi harcı karar, kimi sadece ekmek getirirdi — ama eserin altında herkesin bir izi olurdu. İmece dedikleri buydu. Larabanga’da o izlerin yedi yüzyıllık katmanları, her yıl bir yenisi eklenerek, duvarın içinde duruyor.

Bir avuç çamur küçük bir şey gibi görünür. Ama o avuç, yedi yüzyıl önce başlamış bir cümlenin bugünkü hecesidir; ardından gelecek olana devredilen bir emanet. Köy bu yıl da camiyi sıvadı, badanasını tazeledi. Şimdi, her zaman olduğu gibi, gelecek yağmuru bekliyor.