Mahallenin camisinde, ana salonun yanındaki küçük odada birkaç koli açıldı bir gün. İçinden çıkan kitaplar tek tek elden geçti; eski olanlar ayıklandı, sağlamları silindi, ahşap bir rafa boy sırasına dizildi. Kütüphaneyi kuran, cemaatten bir anneydi; aklındaki soru basitti — çocuklar bu kadar çok ekran karşısında otururken, onlara okuyacak güzel bir kitap nereden bulunur.
Soru yeni değil. Kitabın fiyatı artıyor, market, akaryakıt, her şey gibi. İyi bir çocuk kitabı bir aileye yük olabiliyor; hele evde birden fazla çocuk varsa, her birine ayrı kitap almak ciddi bir hesap demek. Çoğu evde de çare aynı: çocuğun eline telefon tutuşturmak, sonra ekrandan ne aldığına yetişememek. Oysa okumak, ailenin sırtına binmeden de paylaşılabilir bir şey. Bir rafta toplanan kitaplar herkesin olabilir; biri okur, geri koyar, öbürü alır. İhtiyaç ortadayken çare de ortadaydı: mahallenin kendi kütüphanesi.
Oku ile başlayan bir gelenek
Bu fikir çok eski bir damardan besleniyor. İslam’ın ilk emri “Oku” idi; inen ilk vahiy, insanı okumaya, öğrenmeye çağırdı. Bu çağrı boş kalmadı. İlk asırlarda kitap, Müslümanların gözünde sevgiyle anılan bir şeye dönüştü; evlerde, mescitlerde, medreselerde raflar kuruldu. O çağın ilim dünyasında kütüphaneler birer hazineydi. Bağdat’ın büyük kütüphanesi, Beytü’l-Hikme’nin çatısı altında, dönemin en zengin koleksiyonlarından birini barındırıyordu. O kütüphanenin yıkılışı, bugün bile hatırlandığında içe bir burukluk veren bir kayıp olarak anlatılır.
Türk okur bu hikayeye yabancı değil. Bu topraklarda da kitap, vakfedilen bir emanet olmuştu. Bir cami yapan, yanına bir kütüphane bırakırdı; raflar bir hayırseverin adıyla anılır, kuşaklar boyu okurdu. Süleymaniye’nin kitaplığı, sahaf çarşılarının tozlu rafları, bir kitabın elden ele dolaşması — hepsi aynı geleneğin parçası. Mahalledeki o küçük odada açılan koliler, farkında olmadan bu zincirin yeni bir halkasıydı.
Bir rafın kurulması
Niyet kolay, raf zor. Önce bir yer gerekiyordu; cami yönetimiyle konuşuldu, küçük oda bu işe ayrıldı. Sonra kitaplar. Hepsini yeni almak bir aileyi kısa sürede bitirir; o yüzden başka yollar arandı. Cemaatten bağışlar geldi — gelen her kitap tek tek elden geçirildi, hem içeriği hem hâli için. İkinci el satan yerler, sahaf rafları, kütüphane elden çıkarmaları tarandı; aynı kitabın yeni fiyatının çok altına iyi nüshalar bulundu.
Asıl sürpriz, beklenmedik bir kapıdan geldi. Yaşadıkları yerde, yerel yönetimin sanat ve kültür işlerine ayırdığı bir destek vardı. Başvuruldu; gelen yardım, kitap takibinde kullanılacak yazılımı ve bir miktar yeni kitabı karşıladı. Çoğu zaman cemaatin kendi cebinden çıkacağı sanılan bir işin, mahallenin dışından da bir eli olabiliyordu.
Kitaplar gelirken bir başka soru da çözülmeyi bekliyordu: bu rafta kim okuyacak. Küçük çocuklar mı, gençler mi, evde çocuğuna akşam masalı arayan anneler mi. Cevap, hangi kitapların alınacağını da belirledi; resimli ilk kitaplardan gençlerin sevdiği uzun hikayelere kadar, mahallenin kime hizmet edeceği baştan düşünüldü. Bir raf herkese aynı anda hitap etmez; kime seslendiğini bilen raf, doğru kitabı bulur.
Bir raf kurulduktan sonra ayakta da durmalı. Hangi gün açık olacak, kim başında bulunacak, kitap kime, ne kadar süreyle verilecek — hepsi tek tek karara bağlandı. Ödünç alınan her kitap bir deftere işlendi; geç kalan kibarca aranır oldu, yıpranan onarıldı, kaybolan yerine yenisi konuldu. Başında durup bütün bunları yürütecek birinin de olması gerekti; gönüllü bir el olmadan en dolu raf bile kısa sürede dağılır. Bu kısmı parlak değil, ama bir kütüphaneyi kütüphane yapan da bu sabırlı emek.
Raftan fazlası
Zamanla o oda yalnızca kitap saklanan bir yer olmaktan çıktı. Çocuklar için okuma saatleri düzenlendi; bir köşede oturup hikaye dinlemek, bir alışkanlığa dönüştü. Kitabını bitiren bir başkasını aldı, okuduğunu anlattı; raf, mahallenin buluştuğu bir noktaya dönüştü. Bir kitaplık kurmak, aslında bir cemaate ortak bir oda açmak demekmiş — kitapların ötesinde, birbirini tanıyan insanların odası.
Raf bir günde dolmaz; ilgi bir haftada kaybolursa raf da tozlanır. Onu kuran anne bunu baştan biliyordu; işi başladığı için değil, sürdürülebileceği için yaptı. Geride kalıcı bir hayır bırakmak — okuyan herkesin sevabına ortak olunan, kesintisiz akan bir sadaka — niyetin özünde bu vardı.
Bütün emeğin karşılığı bazen tek bir sahnede toplanır. Rafın önünde duran bir çocuk, parmağını sırtlarda gezdirir, bir kitabı çeker, kapağını açar. O an, açılan kolilerin, silinen rafların, tutulan defterlerin hepsini haklı çıkarır. Bir kütüphane, başında kim varsa onun değil; eline ilk kitabı alan o çocuğundur.