Melbourne’de üç yüz kişi bir hayatın yeniden başladığına tanık oldu
Melbourne’ün bir konferans salonunda üç yüzden fazla sandalye dolmuştu, kapıda yer bulamayıp ayakta bekleyenler vardı. Kürsüdeki adam mikrofonu eline aldığında salon tek bir nefes gibi sustu; kimse sandalyesinde kıpırdamadı. Robert Martin hayatının en karanlık köşelerinden anlatmaya başladı, sonra kelime-i şehadet getirdi.
Bir çocukluk, kürsüden anlatıldı
Martin’in o gece kendi ağzından anlattığı hikaye 1970’lerde, istikrarsız ve ihmalkâr bir çocuklukla başlıyordu. Bebekken defalarca gözetimsiz bırakılmış, komşuların ve yetkililerin müdahalesiyle kurumsal bakıma alınmıştı. Dört yaşında evlat edinildi, ama erken yılların izi kolay silinmedi: ergenliğe adım atar atmaz alkolle tanıştı, birkaç kurumdan art arda uzaklaştırıldı. On altıncı yaş gününü bir gözaltı biriminde geçirdi. Yetişkinliğinde üzerine sınırda kişilik bozukluğu ve karmaşık travma sonrası stres bozukluğu tanıları kondu — salonda bunu anlatırken sesi ilk kez kısıldı, birkaç saniye durup devam etti. Yıllar sonra bulduğu kız kardeşinin öldürülmüş olduğunu öğrendiğinde otuzlu yaşlarının başındaydı; o günlerde evlat edinen ailesinden de yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Martin bu parçaları kürsüde birbirinden kopuk anlatmadı; hepsinin sonunda birbirine bağlandığını, dağınık değil biriktirilmiş bir yolculuk olduğunu düşündüğünü söyledi. Kurumdan kuruma geçtiği yıllarda kendini hep bir dosyanın içindeki bir isim gibi hissettiğini, hiçbir yerde gerçekten “görülmediğini” salona ekledi; bu cümle aslında ilerideki bölümün de anahtarıydı.
Salondakiler için bu, alışıldık bir “ihtida hikayesi” girişi değildi. Martin’in anlattığı, elindeki malzemeyle — kırık bir çocukluk, birkaç tanı, bir kayıp — yıllar içinde nasıl ayakta kaldığıydı.
Ezanı ilk kez orada duydu
Salonun o gece tanıdığı Martin aslında bambaşka bir kimlikle biliniyordu: yıllardır Filistin davasının sesini yükselten bir aktivist, adanmışlığı onu birkaç kez Filistin topraklarına da götürmüş biriydi. Ama bu satırların meselesi o kimlik değil; hikayenin sadece bir dönemeci oradan geçiyor. Orada bir akşam ilk kez ezanı duydu; sokaktaki hareketliliğin nasıl yavaşladığını, insanların işlerini bir anda bırakıp mahalle camisine yöneldiğini izledi. Kapıdan içeri adım attığında karşılandığı açıklığı, kendi büyüdüğü kurumlarda hiç rastlamadığı bir şeyle tarif ediyor: kimse ona geçmişini sormadı, kimse onu bir dosya numarasına indirgemedi. Orada oturan insanlar için o sadece namaza gelen biriydi. O sıcaklık, döndükten sonra da peşini bırakmadı.
Yıllar sonra bu anı hatırlarken, o akşamı bir dönüm noktası değil bir kapı aralığı olarak tarif ediyor. Kimse ona hemen İslam’ı önermedi, kimse onu ikna etmeye çalışmadı; sadece orada, namaz vaktinde, kimliğinin dışına çıkıp sıradan biri olabildiği bir an yaşadı. O anın küçüklüğü, sonradan büyük bir şeye dönüştü.
Melbourne’e dönüş, sessiz bir bekleyiş
Avustralya’ya döndüğünde bu karşılaşma zihninde bir iz bırakmıştı. Melbourne’ün kendi içinde farklı kökenlerden gelen geniş bir Müslüman cemaati var; Martin’in aradığı sıcaklık uzakta değil, kendi şehrindeydi. Şehrin Müslüman öğretmenleriyle, cemaat önderleriyle bağ kurdu; Kur’an’ı tefsiriyle birlikte, satır satır okumaya başladı. Yıllardır elinden düşürmediği ruh sağlığı ve kişisel toparlanma kitaplarıyla önündeki metnin sözleri arasında beklemediği bir örtüşme buldu: ikisi de ona aynı şeyi söylüyordu — geçmiş seni tanımlamaz, ondan sonra ne yaptığın tanımlar. Aceleye getirmedi. İlgisi yıllar içinde olgunlaştı; kararını aylarca kimseye açmadan sessizce taşıdı, halka açık bir adım atmadan önce bu sessizliğe ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu bekleyişi tembellik ya da tereddüt olarak görmüyor; kendini tanıma sürecinin bir parçası sayıyor. Yıllarca terapi masalarında öğrendiği bir şeyi burada da uyguladı: bir kararı, hazır olmadan ilan etmemek.
Salon dolarken
Ocak ayında düzenlenen “Hikayem ve Şehadetim” gecesi, bu sessiz taşımanın son durağı oldu. Melbourne’ün farklı camilerinden gelen cemaat üyeleri sıraları doldurmuştu; bazıları Martin’i yıllardır sadece haber ekranlarından, bir aktivist olarak tanıyordu. O gece kürsüde gördükleri başka bir adamdı. Martin önce bütün hikayeyi anlattı — çocukluğunu, kurumları, teşhisleri, kız kardeşini, yıllardır taşıdığı davayı — sonra kelime-i şehadeti getirdi. Salonda o akşam yan yana oturanlar çoğu zaman birbirini tanımıyordu — kırk yıldır Melbourne’de yaşayan aileler, yeni göçmüş gençler, meraktan gelmiş komşular. Salon uzun bir alkışla karşılık verdi, bazı sıralardan gözyaşı sesleri geldi. Aralarındaki din görevlileri, kamuoyunun tanıdığı bir ismin bu adımı bu kadar açık atmasının cemaat için ayrı bir ağırlık taşıdığını söylediler; onlara göre bu, tanıdık bir yüzün değil, tanıdık bir yaranın da iyileşebileceğinin göstergesiydi.
Genelde ihtida haberleri kısa bir duyuru olarak geçer; bu geceki toplantı öyle olmadı. Salonu dolduranların çoğu Martin’i şahsen tanımıyordu, sadece kamuoyundaki halinden biliyordu. Ama o gece dinledikleri, ekranlardan hiç görmedikleri bir adamdı — kırılgan, sesi zaman zaman titreyen, geçmişini saklamayan biri. Bu açıklık, salonun tepkisinin neden bu kadar uzun sürdüğünü de açıklıyordu.
Salon boşalırken Martin hâlâ kürsünün yanındaydı. Elini uzatan herkesle tek tek konuştu, kimseyi aceleyle geçiştirmedi. Gözaltı biriminde geçirdiği on altıncı yaş gününden bu geceye kadar aradan uzun bir yol vardı. O gecenin sonunda, yıllardır kapalı kalan bir kapının Melbourne’de aralandığını düşünenler yalnız Martin değildi; salonu dolduran üç yüz kişi de aynı hissi taşıyarak evine döndü.
Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, bir başka kıtanın bir başka şehrinde geçen bu gece, aslında hiç uzak değil. Kırılan bir çocukluğun yıllar sonra bir kapı bulması — bu hikaye nerede geçerse geçsin aynı kalıyor. Melbourne’de o gece kapanan tek şey bir toplantıydı; açılan şey, Martin’in kendi ifadesiyle, geri kalan hayatının ilk günüydü.