Montreal’de kış. Sherbrooke Caddesi’ndeki bir bağış merkezinin önünde, paltolarını henüz çıkarmış kardeşlerimiz sıraya giriyor. İçeride kollarını uzatıyorlar; verdikleri kan, birazdan tanımadıkları birine, belki kentin başka bir ucundaki bir hastane odasına hayat olacak.

Bu sahne Montreal ile yan komşusu Laval’de her yıl bir hafta boyunca tekrarlanıyor. Şehrin üç ayrı bağış merkezi — Sherbrooke’taki Globule, Kirkland’daki Héma-Québec merkezi ve Laval’deki Globule — o hafta kardeşlerimizle dolup taşıyor. Seferberlik bu yıl dördüncü kez düzenleniyor ve her geçen sene biraz daha büyüyor.

Montreal, Atlas Okyanusu’nun öte yakasından bakınca uzak bir kent. Québec eyaletinin Fransızca konuşulan bu büyük şehrinde kardeşlerimiz dünyanın dört bir yanından gelmiş: kimi Kuzey Afrika’dan, kimi Ortadoğu’dan, kimi Güney Asya’dan. Farklı dilleri, farklı mutfakları, farklı memleket hikâyeleri var. Ama soğuk bir kış sabahı aynı bağış merkezinin kapısında buluştuklarında, hepsi tek bir niyetle orada: birinin hayatını uzatmak. İstanbul’dan bakan bir okur için tanıdık bir görüntü — uzaktaki bir akrabanın evine girmek gibi.

Bir haftanın arkasındaki hikaye

Bu kan bağışının neden başladığını anlamak için bir an geriye gitmek gerekiyor. Yıllar önce bir sabah, kentin namaz kılınan bir mekânının kapısından içeri biri girdi ve altı kişiyi, yalnızca Müslüman oldukları için hayattan kopardı. O gün cami kapısında masum kan döküldü.

Kardeşlerimiz bu acıya yas tutarak değil, hayat vererek cevap vermeyi seçti. Seferberliğin arkasındaki Muslim Awareness Week ekibinden Jawad Kanani, bu seçimi tek bir karşıtlık üzerinden anlatıyor: bir tarafta bir caminin içine girip altı masumun canını alan, kan döken biri vardı; öbür tarafta ise o hafta — ve aslında yıl boyunca — hayat versin diye kan vermeye çağrılan kardeşler. “Kan döküldü diye değil,” diyor, “kan verip hayat verelim diye buradayız.”

İşte bu yüzden seferberliğin dili intikam değil, şifa. Dökülen bir damla kana, gönüllü verilen bir damla kanla karşılık vermek. Acının ortasında bile bir kapı arayıp onu hayata açmak. O sabahın yası bir hafta süren bir hayat çağrısına dönüştü; her yıl o çağrı yeniden duyuluyor, her yıl biraz daha çok el o koltuğa uzanıyor.

Kapısı herkese açık

Bu seferberliğin belki en güzel yanı, kimseye kapısını kapatmaması. Bağışa gelenler arasında inançlı da var inançsız da; ülkeye yeni yerleşmiş bir göçmen de var, kuşaklardır burada yaşayan biri de. Genç, yaşlı, her köşeden insan aynı koltuğa oturuyor, aynı iğneyi uzatıyor.

Seferberliği kardeşlerimizle birlikte yürüten Héma-Québec’in bağış danışmanı Hélène Laprade, bu çeşitliliği kurumları için bir ihtiyaç olarak görüyor: farklı kültürlerden, farklı çevrelerden insanların bir araya gelmesi, kan bankasının ayakta durması için gerekli. Çünkü bir hastane koridorunda kanı bekleyen hastanın kim olduğu sorulmaz; verenin kim olduğu da öyle. Bağışlanan her kese, tanımayan birinin elini tanımayan bir başkasının eline uzatmak demek.

Buradaki ihtiyaç da gerçek. Québec’in plazma stoğunun yaklaşık yüzde yetmişi bugün dışarıdan, Amerika Birleşik Devletleri’nden satın alınıyor. Yani bu kentte verilen her bir bağış, dışarıya bağımlılığı bir nebze azaltan, içeriden çıkan bir cevap. Bir ameliyat masasında, bir kaza sonrası acil serviste, doğum sırasında — kanın yetişmesi gereken o anlar hiç kimsenin inancını sormaz. Bağış koltuğuna oturan kardeşimiz de bunu biliyor: kolundan alınan o kese, kimin damarına gideceğini hiç öğrenemeyeceği bir yabancıya, sessiz bir komşuluk armağanı.

Bir damlanın anlattığı

Organizatörler seferberliğin ne anlama geldiğini üç kelimede topluyor: insanlık, merhamet ve ortak sorumluluk. Verilen bir kese kanın laboratuvar değeri bellidir; ama o kesenin taşıdığı niyetin değerini ölçecek bir alet yok. Kardeşlerimiz için bir damla kan, hiç tanımadığı bir cana uzanan sessiz bir el. Bir canı yaşatmanın, sanki bütün bir insanlığı yaşatmak kadar ağır bastığını bilen bir el.

Bu yüzden bağış merkezinden çıkan kişi geride somut bir şey bırakmıyor sadece — bir tutum bırakıyor. Kötülüğün karşısına kötülükle değil, hayatla çıkmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Montreal’in kışında küçük bir bağış odası, dünyanın öbür ucundaki bir okura bile şunu söylüyor: acı geldiğinde insanın elinde her zaman bir seçim kalır. Kardeşlerimiz o seçimi hayattan yana kullanmış.

Dördüncü yılın sonunda kollarındaki küçük bandajla merkezden çıkan kardeşlerimiz, ardında bir cümle bırakıyor: dökülen kana en güzel cevap, hayat veren kandır.