Güney Paris’te, küçük bir dairenin duvarında, çoktan bu dünyadan göçmüş bir adamın fotoğrafı asılı. Ali. Bir ninenin merhum eşi. Çerçeve eski, fotoğraftaki yüz biraz solmuş; ama duvarın tam ortasında, en görünen yerde duruyor — sanki ev hâlâ ona emanet, sanki o hâlâ kapının önünde nöbette.

Bu fotoğraf yalnız değil. Etrafında onlarca başka kare var: torunların çocukluk halleri, ilkokuldan kalma çizimler, uzak şehirlerden gelmiş kartpostallar, bir köşede asılı duran ayetler. Daire öyle küçük ki, bir duvar yıkılsa belki tek bir geniş odaya dönüşür. Ama bu küçük ev bir zamanlar altı kişiyi barındırmış. Ve her santimi, bir hayatın izleriyle örtülü.

Tunus kültüründe bu duvarlara aşinadır insan. Neredeyse her evde böyle bir köşe vardır: fotoğrafların, hatıraların, duaların bir araya geldiği yer. Bir tür aile mabedi. Kimse oraya “müze” demez, ama tam olarak budur — yanından her geçişte insanı kendine, geldiği yere, sevdiklerine bağlayan canlı bir hafıza.

Okula hiç gitmemiş bir kadının defteri

Bu duvarın sahibi yetmiş dokuz yaşında. Okuma yazma bilmiyor. Çocukken okula hiç gidememiş; ilkokul sırasını ilk kez kendi çocukları kaydolduğunda, onları bırakmaya gittiğinde görmüş. O sıralar onun için değildi; başkalarının, sonra çocuklarının, çok sonra torunlarının oldu.

Ama hikaye orada bitmiyor. Altmışlı yaşlarında, çoğu insanın “artık geçti” diyeceği bir çağda, bu kadın Fransızca derslerine yazıldı. Ömrü boyunca tutamadığı kalemi eline aldı, defterin başına oturdu. Harfleri, kelimeleri, bütün bir dili yeniden, en baştan öğrenmeye başladı.

Bunu düşünmek insanı durduruyor. Biz çoğu zaman bir şeye başlamak için “doğru zamanı” bekleriz; yaşımızı, koşullarımızı bahane ederiz. “Bu yaştan sonra mı?” deriz, ve çoğu zaman orada bırakırız. Oysa burada, okula hiç gitmemiş bir kadın, hayatının ilerlemiş bir döneminde sıfırdan başlamayı göze almış. Eline tutmadığı kalemi, anlamadığı harfleri, yabancı bir dilin sesini sabırla öğrenmiş.

Demek ki köke tutunmak geçmişte donup kalmak değilmiş — bazen tam tersi: dünden aldığın kuvvetle bugüne bir adım daha atmakmış. Geldiği yeri unutmayan biri, gideceği yere de daha sağlam basıyor. Bu kadının duvarındaki fotoğraflar onu eskiye hapsetmiyor; aksine, ona bir zemin veriyor — üstünde durup ileriye bakabileceği sağlam bir zemin.

Yirmi euro ve bir Kinder Bueno

Her büyüğün torunlarına bıraktığı küçük gelenekleri vardır. Bu ninenin geleneği basitti: yirmi euro ve bir Kinder Bueno. Yıllarca değişmedi. Her ziyarette aynı sevgi, aynı küçük hediye, aynı el sıkışı.

Bu kadar küçük bir şeyin yıllar sonra neden hatırlandığını düşünmek gerekir. Çünkü mesele paranın miktarı ya da çikolatanın tadı değil. Mesele süreklilik. Bir insanın seni hep aynı sıcaklıkla karşılaması, sen büyürken bile o jestini sürdürmesi — işte bu, çocuğun zihnine kazınan şeydir. Yıllar sonra Kinder Bueno’nun ambalajını gördüğünde içini bir şeyin ısıtması, aslında o sürekliliğin bıraktığı izdir.

Tabii her ilişki gibi bunun da pürüzleri vardır. Bazen sert bir söz, bazen iğneleyici bir laf — büyüklerin diline alıştığımız o keskin tarafı. Ama sevgi de tam orada, o sertliğin altında, hep akıp durur. Bir aileyi aile yapan, kusursuzluğu değil; bütün pürüzlerine rağmen birbirine tutunmasıdır.

Duvar bir vasiyet gibi

O duvara uzun uzun bakınca insan fark ediyor: orada asılı duran her şey aslında bir cümle kuruyor. “Biz buradaydık. Sevdik, sevildik. Zorlandık, dayandık. Geçtik gittik, ama bir iz bıraktık.”

Merhum Ali’nin fotoğrafı, evi gözeten bir bekçi gibi orada. Çocuk çizimleri, büyüyen bir ailenin kanıtı olarak orada. Ayetler, bu evi kuşatan görünmez bir bereket olarak orada. Hepsi bir arada, bir ömrün ne olduğunu sessizce anlatıyor. Kimse bu duvarı “arşiv” diye kurmadı; o kendi kendine, yıllar içinde, sevgiyle dolarak arşiv oldu.

Bizim de evlerimizde böyle köşeler var. Belki bir komodinin üstünde, belki bir albümün içinde, belki telefonun hafızasında. Dedemizin namaz takkesi, ninemizin kokusunu taşıyan bir başörtüsü, eski bir köy fotoğrafı, bir Mushaf’ın kenarına düşülmüş bir not, bir bayram sabahından kalma siyah-beyaz bir kare. Onlara çoğu zaman dikkat etmeden geçiyoruz; gündelik telaş, o köşeyi sıradanlaştırıyor. Oysa her biri, bir duvarın taşları gibi, bizi taşıyan bir ömrün parçası. Bir gün o eşyaların sahibi gittiğinde, geriye kalan o küçük izlerin ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz — ama çoğu zaman biraz geç.

Bir gün gelecek, bu hatırayı taşıma sırası bize geçecek. Büyüklerimizin nereden geldiğini, neyle boğuştuğunu, neye dayandığını bilmek; sonra da onların bıraktığını bir sonrakine ulaştırmak — belki de bir aileyi yüzyıllar boyu ayakta tutan, görünmez ama en sağlam bağ bu.

O yüzden, fırsat varken sormaya değer. Onlar nerede doğdu? Hangi yollardan geçti? Bize ne bırakmak istediler? Ve aynı soruyu kendimize de soralım, çünkü bir gün biz de birinin duvarında bir fotoğraf olacağız: Nasıl hatırlanmak isteriz?