Geç bir saat. Telefonun ışığında, henüz tam ait olamadığın bir hayatın eşiğindesin: belki yeni öğrendin, belki yeni dönüyorsun, belki yıllardır taşıyorsun ama etrafında seni anlayan kimse yok. İçten içe bir soru dönüyor: bu yolda ilk yürüyen ben miyim? Bu coğrafyada, bu dilin içinde, bu hayatın ortasında — gerçekten yalnız mıyım?

Cevap, sandığından eski.

Sutter ile Powell’ın köşesinde

1940’ların San Francisco’su. Şehrin işlek bir köşesinde, Sutter ile Powell sokaklarının kesiştiği yerde, Lübnanlı bir çiftin işlettiği küçük bir keten dükkânı var. Azara adında genç bir kız oraya kumaş almaya gidiyor. Babası Yugoslavya’dan, annesi İtalya’dan gelmiş; kendisi şehrin çocuğu. Dükkâna her uğradığında biraz daha kalıyor, biraz daha dinliyor.

Yıllar sonra bir gazeteye anlatırken o dükkânı işaret edecek: “Onların dinine çok merak saldım. İslam’a aslında o dükkânda girdim.” On beş yaşında, Müslümanların huzurunda, Müslüman olmaya karar verdiğini söylüyor.

Dikkat et: ne bir vaaz, ne bir kampanya, ne büyük bir sahne. Bir dükkân, bir esnaf ailesi, tekrar tekrar girilen bir kapı. İman bazen bir nutukla değil, bir dostlukla giriyor içeri. Azara’yı çeken, kumaşın ardındaki insanların hâliydi — tanıdıkça insana “bunu biraz daha sorayım” dedirten o sakin duruş.

Tahta zeminde bir namaz

Aynı yıllardan başka bir sahne kalmış geriye. San Francisco İslam Merkezi’nde, Hac’la anılan bayramı kutlamak için kardeşler toplanmış. Erkekler ön odada Kâbe’ye dönük namazda; arkalarında, tahta zeminin üstünde elli kadar kadın diz çökmüş, başları örtülü. Aralarında Azara da var — bir gazetenin tarifiyle “yakışan mavi bir elbise” ve çenesinin altından bağlanmış ipek bir başörtüsüyle.

Hemen yanında küçük bir kız çocuğu duruyor: Lila. Amerika’da doğmuş, kadınları dikkatle izliyor, hareketlerini taklit etmeye çalışıyor. Babası Dr. Joseph DeCaprio altı yıl önce, Japonya’dayken Müslüman olmuş; annesi Menira ise Sibiryalı.

İmam işaret verince Azara başını yere koyuyor, ötekilerle birlikte tekrar ediyor: Allah’tan başka ilah yok, Muhammed O’nun elçisi. Sonra küçük Lila onu izliyor, bildiği birkaç Arapça kelimeyi söylüyor: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

O odada İslam yalnızca kucaklanmıyordu. Elden ele geçiyordu. Bir dükkânda merakla başlayan yol, şimdi bir başkasının çocuğuna örnek oluyordu. Bunu bir düşün: senden öğrenecek biri henüz adını bilmiyor olabilir, ama o oda hep böyle dolmuş — biri önde eğiliyor, arkadaki onu izliyor.

”San Francisco’nun kaybı, Kahire’nin kazancı”

Azara’nın hikayesi merakta kalmadı, sorumluluğa döndü. San Francisco İslam Merkezi’nin kurucu üyelerindendi; iki yıl boyunca merkezin sekreterliğini yaptı. On beşinde bir keten dükkânında İslam’la tanışan kız, California’da bir cemaatin ayağa kalkmasına omuz veren bir kadına dönüşmüştü.

1959’da gazete, onun uzun süredir bir hayali olduğunu yazıyor: bir süre tümüyle Müslümanların arasında yaşamak, iki genç çocuğunu bir yıllığına İslami bir okula göndermek. Hayali gerçek olmak üzeredir; New York’tan bir Mısır gemisine binip Kahire’ye gidecektir. Merkezin başkanı Mohamedali Mirdad onun ayrılışını şu cümleyle duyurur: “San Francisco’nun kaybı, Kahire’nin kazancı.”

O cümlenin sıcaklığı kadar anlattığı şey de önemli: burası, içinden birinin geçici ayrılışını hissedecek kadar gerçek bir cemaatti. Azara geçip giden bir merak değil, aranan bir isimdi.

Mirdad’ın kendi hayatı da o erken dünyaya açılan başka bir pencere. Hac mevsiminde, Mekke’de dünyaya gelmiş ender kişilerden biri olarak anılıyor; yıllarca San Francisco’da ithalat-ihracat işi yaparken bir yandan Mısır’daki, Hindistan’daki yakınlarını yeniden görmenin hayalini kuruyordu. Tek bir cemaatte ne kadar farklı yol birleşmiş: şehrin yerlisi bir mühtedi, California’da büyüyen bir çocuk, Japonya’da iman etmiş bir hekim, hayatı Mekke’den Kahire’ye uzanan bir esnaf.

Sana ne söylüyor bu fragmanlar?

Azara Long’un hayatı bize bütün hâlinde ulaşmıyor. Elimizde birkaç gazete kupürü, bir iki fotoğraf, muhabirin belki farkında bile olmadan kaydettiği birkaç satır var. Sonrasında ne oldu, ne kadar kaldı, hayatı nereye vardı — bilmiyoruz. Ama bu kırıntılar bir şeyi göstermeye yetiyor: bu topraklarda iman, çoğu zaman büyük kurumlardan ya da gürültülü ilgiden değil; bir dükkândan, bir dostluktan, bir aile namazından, örnek olan birinden büyümüş.

İşte yurt odasındaki o geç saate düşen çizgi bu. Kendini bu yolun ilk yürüyeni sandığın an, yüz yıl öncesinden bir kardeşin sana el sallıyor. Senin gibi soranlar bu topraklarda çoktan vardı; merakla başlayıp, inanca derinleşip, sonra omuz vermeye varan bir zincirin halkasıydılar.

Sen de o zincirin yeni bir halkasısın. Arkanda, adını hiç duymadığın insanlar bu yolu açtı. Önünde, belki bir gün seni izleyecek küçük bir Lila var. Telefonu bir kenara koy; bu yol bir keten tezgâhının önünden geçti. Seninki de öyle başlıyor olabilir.


Kaynak: MuslimMatters, 29 Nisan 2026