Sabah yedi buçuk. Bir elinde çocuğun beslenme çantası, öbür elinde telefon. Çocuk ayakkabısını bağlayamıyor, servis kapıda. Tam o sırada telefon çalıyor: annenin tansiyon ilacı bitmiş, akşama kalmaz alınması lazım. Bir an iki tarafa da yetişemeyeceğini düşünüp olduğun yerde donakalıyorsun. Bu manzara tanıdık geliyorsa, yalnız değilsin.
Hayatın bir döneminde insan kendini iki ateş arasında bulur. Bir yanda büyüyen, her gün yeni bir şey isteyen çocuklar. Öbür yanda yaşlanan, gün geçtikçe daha çok ihtiyaç duyan anne baba. İkisinin tam ortasında da, ikisine birden koşturan bir kuşak. Adı pek konmaz ama her ailede bir tane vardır: sabah çocuğu okula yetiştirip öğlen anneyi doktora götüren, akşam ödev kontrol edip gece babanın ilacını ayıran o kişi.
Yük çoğu zaman bir kişinin omzunda
Gençken insan şöyle düşünür: anne babaya bakmak kardeşler arasında eşit bölünür, herkes payına düşeni alır. Yıllar geçtikçe bunun pek de öyle olmadığı görülür. Ailede kaç evlat olursa olsun, çok az istisna dışında, bakımın asıl ağırlığı genelde bir kişinin sırtına biner. Kimi zaman en yakında oturan, kimi zaman en müsait olan, çoğu zaman da en çok “sırtlanan” evlat.
Bu yalnızca bizim ailelere özgü bir hâl de değil. Yıllarını hasta yatağı başında geçirmiş bir hekim, dindar ya da değil, gördüğü ailelerin neredeyse hepsinde aynı düzeni fark ettiğini söylüyor: bakım bir kişide toplanıyor, diğerleri uzaktan seyrediyor. Rakamlar da bunu doğruluyor. Mesela İngiltere’de toplumun yaklaşık yüzde ikisi hem çocuğuna hem yaşlı ebeveynine aynı anda bakıyor; Amerika’da bu oran çok daha yüksek, her dört yetişkinden neredeyse biri kendini bu iki yükün arasında buluyor. Sayılar büyük, ama her sayının arkasında bir sabah telaşı, bir ilaç kutusu, bir “yetişebilecek miyim” kaygısı var.
İşin zorluğu sadece koşturmaca değil. Bir de içe dönük tarafı var: “Yeterince yapabiliyor muyum?” sorusu. Çocuğa ayırdığın vakti anneden mi çalıyorum, anneye ayırdığım vakti çocuktan mı diye bir terazi kurulur içeride ve hangi kefeye baksan eksik gelir. Oysa o terazinin hiç tartmadığı bir şey var: yapılan onca emeğin görünmez ağırlığı.
Devredilmeyen bir görev
Bizim geleneğimizde anne babaya bakmak, “biri yapsa yeter” türünden bir iş değildir. Komşunun, akrabanın, ya da diğer kardeşlerin omzuna yıkılıp insanın kendini sıyırabileceği bir sorumluluk değil yani. Her evlat için ayrı ayrı geçerli, kişinin doğrudan kendi üstüne düşen bir vazife. Bu yüzden “nasıl olsa kardeşim bakıyor” demek, içteki o sızıyı dindirmeye yetmez; çünkü o sorumluluk paylaşıldığında hafiflemez, sadece bir başkasının sırtına geçmiş olur.
Kur’an bu konuda az ve net konuşur. İsrâ suresinde Rabbimiz, kendisine kulluk etmeyi emrettiği aynı nefeste anne babaya iyi davranmayı buyurur. İkisi yan yana anılır. Yaşlandıklarında, biri ya da ikisi senin yanında ihtiyarladığında, onlara “öf” bile deme, der ayet; onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Sonra da o eşsiz cümle gelir: küçükken nasıl seni şefkatle büyüttülerse, sen de onlara merhamet kanadını ger, “Rabbim, onlara merhamet et” diye dua et. (İsrâ, 17:23-24)
Burada “öf bile deme” sözünün inceliğine dikkat etmek gerek. Yorgun bir günün sonunda, üst üste gelen istekler karşısında insanın içinden geçen o küçük sabırsızlık — işte ayet tam oraya dokunuyor. Bakmak yetmez; nasıl baktığın da bir o kadar önemli. Yüz ekşitmeden, sesi yükseltmeden, o güzel sözü esirgemeden.
Yorgunluğun içindeki bereket
Bütün bunlar insanı bazen tüketir, bunu inkâr etmenin anlamı yok. Bedeni yorulur, sabrı incelir, kendine ayıracak vakti kalmaz. Ama tam da o yorgunluğun içinde, çoğu kişinin o an fark etmediği bir şey olur: sessizce, gürültüsüz, bir kapı aralanır.
Çünkü bu emek, hiç kimsenin alkışlamadığı, sosyal medyada paylaşılmayan, akşam yemeğinde anlatılmayan türden bir emektir. Annenin saçını tararken, babanın ayakkabısını giydirirken, gecenin bir yarısı su isteyince kalkarken yapılan iş. Görünmez olduğu için değersiz sanılır; oysa görünmez olduğu için belki de en kıymetlisidir. Peygamberimizin bir sözü vardır: Allah, her derde bir deva indirmiştir, yalnız ihtiyarlık müstesna. Yani yaşlılığın getirdiği takatsizlik, çare aranıp da bulunabilecek bir hastalık değildir. Bu söz, ona bakanın elindeki asıl “ilacın” sabır ve şefkat olduğunu hatırlatır.
Bir de şu var: bu kapı geçicidir. Anne baba bir gün gider. O gittiğinde, “keşke bir kez daha tansiyon ilacını ben alsaydım, keşke bir kez daha ‘öf’ demeseydim” diyebileceğin o an bir daha geri gelmez. Bugün ağır gelen yük, yarın özlenecek bir hatıra olur. Bunu bilmek, yorgunluğu hafifletmez belki ama ona bir anlam verir.
Kendine de bir nefes alanı bırak
Bütün bunlar “her şeyi tek başına, hiç şikâyet etmeden, kusursuzca yap” demek değil. Tersine, bu yükü taşıyabilmenin yolu, ara ara nefes almaktan geçer. Bakımı becerenler şunu öğrenmiş: önceden bir destek ağı kurmak, kardeşlerle, komşuyla, yakınlarla “sen şu gün, ben bu gün” diye paylaşmak; günlük, haftalık, aylık küçük “boşalma vanaları” bırakmak; mümkünse anneyi bir süreliğine başka bir kardeşin evine misafir göndermek, kendine bir soluklanma açmak.
Ve belki en zoru: bazı şeylerin değişmeyeceğini kabul etmek. Yaşlanan bir bedeni eski hâline döndüremezsin. Eski gücü geri getiremezsin. Yapabileceğin, o bedene en yumuşak şekilde eşlik etmek. Bunu kabul etmek, çaresizlik değil; gerçekçi bir merhamet.
Bu satırları okuyan ve şu an iki yük arasında koşturan biri varsa, bilsin ki o sabah telaşında, o ilaç kutusunun başında, o “yetişebilecek miyim” kaygısında yalnız değil. Aynı koşuşturmayı milyonlarca insan, dünyanın dört bir yanında, sessizce sürdürüyor. Ve o sessiz emeğin bir ağırlığı var — terazide görünmese de.