Kabile gururuna karşı bir tefsir: Sokoto’dan Senegal’e aynı ayet
Bir alim, soyunu övünç vesilesi yapan bir topluma ne söyler? On dokuzuncu yüzyılın başında Sokoto Hilafeti’nin kurucu kadrosundan Şeyh Abdullahi ibn Fudi bu soruyla karşılaştığında, cevabını bir hutbede değil bir tefsirde verdi. Yüz elli yıl sonra, bu kez Senegal’de, Şeyh Ahmed Dem yirmi ciltlik tefsirini yazarken aynı ayete döndü ve aynı cevabı tazeledi. İki alim, iki ayrı yüzyıl, iki ayrı coğrafya. Ama önlerindeki mesele aynıydı: bir toplumun soy ve kabile gururuna karşı Kur’an ne diyor?
Bir hilafetin içindeki tefsir
Şeyh Abdullahi ibn Fudi, kardeşi Osman dan Fodio’nun on dokuzuncu yüzyılın başında kurduğu Sokoto Hilafeti’nde üst düzey görev yapan bir alimdi. 1766’da doğdu, 1829’da vefat etti; hayatının büyük bölümü hilafetin en hassas meselelerinden biriyle geçti. Bugünkü Nijerya’nın kuzeyini ve çevre bölgeleri kapsayan bu hilafet yalnız siyasi bir yapı değildi; geniş bir eğitim ve tefsir geleneğinin de merkeziydi. İbn Fudi’nin kaleme aldığı eserler bu geleneğin bugün hâlâ okunan köşe taşlarından sayılır.
Dönemin bazı Müslüman yerel şefleri, kendilerinden olan Müslümanları — aralarında Kur’an’ı ezbere bilen üç yüzden fazla kişi de vardı — soy ve kabile ayrımını bahane ederek köleleştiriyordu. Hilafetin kuruluş mücadelesinin bir kısmı, tam da bu yozlaşmış uygulamaya karşı verildi. İbn Fudi’nin Diyaü’t-tevil adlı tefsiri işte bu zeminde yazıldı. Onun için Hucurât suresinin 11. ayeti soyut bir ahlak dersi değildi; kendi toplumunun içindeki somut bir adaletsizliğe cevaptı.
İbn Fudi bu ayeti şerh ederken “müminler tek bir beden gibidir” yorumunu öne çıkarır. Ayetin yasakladığı alay ve küçümseme, ona göre yalnız kişisel bir kabalık değildi; bedenin bir uzvunun diğerine saldırması gibi bir şeydi. Kabile ya da soy üstünlüğü iddiasıyla bir mümini küçük görmek, aynı bedeni yaralamaktı — kim yaralarsa yaralasın, acıyı bütün beden hissederdi. Kifayetü duafai’s-sudan (Zayıf Görülenler İçin Yeterli Cevap) adlı bir başka eserinde bu fikri daha da açar: zayıf ve hor görülen kesimleri savunmak, hilafetin kurucu değerlerinden biri haline gelir. Bir hilafet kurmak yetmezdi İbn Fudi’ye göre; o hilafetin içindeki en zayıf halkanın onurunu korumak, kuruluşun kendisi kadar önemliydi.
Fransız sömürgesinde bir tefsir daha
Sokoto’dan bin kilometrelerce uzakta, bu kez yirminci yüzyılın ortasında, Senegalli alim Şeyh Ahmed Dem benzer bir soruyla karşılaştı. Fransız sömürge yönetimi altında yaşayan Dem, kendi toplumunun içinde soy ve renk üzerinden kurulan bir hiyerarşiyle boğuşuyordu. Üstüne bir de sömürge idaresinin dayattığı ayrı bir ırk düzeni vardı. Ömrünün eseri olan yirmi ciltlik Kur’an tefsirini böyle bir ortamda yazdı. Hucurât suresinin 13. ayetine geldiğinde net bir cümle kurar: Allah katında en şerefli olan, soyu ne olursa olsun en takvalı olandır — “Habeşli bir köle olsa dahi, Bilal gibi.”
Dem’in seçtiği örnek tesadüfi değildi. Bilal-i Habeşî, Mekke’nin en soylu ailelerinden gelen müşriklerin küçümsediği, işkence gördüğü, buna rağmen Peygamber’in yanında en güvenilir isimlerden biri haline gelen bir sahabeydi. Dem bu ismi seçerek soyun değil imanın ve takvanın ölçü olduğunu somutlaştırıyordu. Bir sömürge toplumunda köle kökenli bir insanla en soylu bir Arap’ın Allah katında aynı terazide tartıldığını söylemek, kendi çağının düzenine doğrudan bir itirazdı.
İki ayetin arkasındaki tarih
Ayetlerin kendisi de tarihsel bir gerginliğin cevabı olarak inmişti. Rivayete göre Mekke’nin yoksul ama öncü Müslümanları — içlerinde Habeşli Bilal, Rum asıllı Suheyb, Fars asıllı Selman gibi isimler — bazı yeni Müslümanlar tarafından küçümsenmiş, alay konusu edilmişti. Hz. Safiyye’nin bir Yahudi kabilesinden geldiği için “Yahudi kızı” diye hor görülmesi de benzer bir bağlamda anlatılır. Hucurât suresinin 11. ayeti tam bu noktada devreye girer: bir mümini alay eden, kendisinden daha hayırlı olabilecek birini küçümsemiş olabilir; kim daha üstün olduğunu ancak Allah bilir. 13. ayet ise bu ilkeyi bir adım öteye taşır — bütün insanlığın tek bir çiftten yaratıldığını hatırlatarak soy ve kabileyi sadece “tanışma” vesilesi sayar, üstünlük ölçüsü değil.
Rivayetler arasında bir isim daha geçer: İkrime b. Ebi Cehil. Babası Mekke’nin en azılı Peygamber düşmanlarından biriyken kendisi sonradan Müslüman olmuş, geçmişinden ötürü bazı çevrelerde “bu ümmetin firavunu” diye anılmıştı — soyu değil, ailesinin geçmişi yüzünden damgalanan bir örnek daha. Dem’in tefsirinde dikkat çeken bir ayrıntı da burada devreye girer: alay edenin yanında sessiz duran, o alaya itiraz etmeyen kişi de günahın ortağı sayılır. Yani ayetin muhatabı yalnız söz söyleyen değil, söyleneni duyup susandır da.
Aynı ayet, aynı cevap
İbn Fudi ile Dem’in ortak noktası, ikisinin de bu ayetleri kendi toplumlarının somut kabile meselesine cevap olarak okumasıydı. Biri bir hilafetin kurucu kadrosunda, diğeri bir sömürge yönetimi altında yaşadı; ikisinin de karşılaştığı sorun aynı değildi ama ikisi de aynı ayete, aynı sonuca vardı — Kur’an’ın soy gururuna verdiği cevap tektir ve zamana göre değişmez. Bu iki tefsir mirası, Batı Afrika’nın İslami düşünce tarihinde bugün hâlâ okunan, atıf yapılan bir çizgi oluşturuyor. Ne İbn Fudi’nin hilafeti ne Dem’in sömürge altındaki toplumu birbirine benziyordu; ama ikisi de aynı sureye, aynı iki ayete döndüklerinde aynı dili buldular.
Hucurât suresi musluman.com’un da kendi ismini aldığı ayetle (49:10, “müminler ancak kardeştirler”) başlıyor; 11. ve 13. ayetler bu kardeşliğin nasıl korunacağının ayrıntısını veriyor. İbn Fudi ve Dem’in tefsirleri, bu ayetleri sadece okunan değil, yaşanan bir metin haline getirdi — kendi zamanlarının kabilecilik zaafına karşı somut bir cevap olarak. İkisi de bir kürsüden değil, kendi toplumlarının içinden konuştu; tefsir onlar için bir akademik egzersiz değil, bir hilafetin ya da bir sömürge toplumunun günlük meselesiydi.
Bugün de aynı soru duruyor: bir toplum kendi içindeki soy ya da köken üstünlüğü iddialarına karşı bu ayete ne kadar sahiden kulak veriyor? İki alimin yüz elli yıl arayla verdiği cevap ortada; geriye kalan, bugünün okurunun bu cevabı ne kadar ciddiye aldığı.