Gece on bir, yurt odası. Telefonda grup mesajları durmadan akıyor; içlerinde tek satır yazacak söz yok. İnsan binlerce kişilik bir kampüste nasıl bu kadar yalnız kalır?
İki dünyanın arasında
Batı’da büyüyen genç kardeşlerimiz bu soruyu iki dünyada birden yaşıyor. Okulda “o Müslüman çocuk” olmak kolay değil: partiye gitmiyor, flört etmiyor, kantinde tabağın içinde ne olduğunu sormak zorunda kalıyor. Camiye geldiğinde ise terazi tersine dönüyor; bu kez “fazla Amerikalı” sayılıyor — dili eksik, sorusu çok, duruşu “buralı” değil. Okul için fazla Müslüman, cami için yeterince Müslüman değil.
Ev sevginin adresi. Ama okulun tek Müslümanı olmanın nasıl bir ağırlık taşıdığını, o koridoru hiç yürümemiş birine anlatmak güç. En çok sevenler bile bazen yalnızca uzaktan sevebiliyor.
Sonuç: kalabalığın ortasında, iki dünyanın arasında, ikisine de tam ait olamadan büyüyen bir kuşak.
Rakamlar da aynı yöne bakıyor. ABD’de 2021’de yapılan kapsamlı bir araştırma, 18-25 yaş arasındaki gençlerin yüzde 61’inin derin bir yalnızlık yaşadığını ortaya koydu — bütün yaş grupları içindeki en yüksek oran. Müslüman öğrencilerle yapılan bir başka çalışmada öğrencilerin yüzde 56’sı, inancını paylaşmayan yaşıtlarından daha fazla stres altında olduğunu söyledi. Gençlerle çalışan hocaların, rehberlerin, imamların tanıklığı da rakamları doğruluyor: dini kimliğini anlayan tek bir yakın arkadaşı olmayan, Müslümanların arasında bile kenarda kalan gençler artık istisna değil.
Üstelik bu duygu yerinde durmuyor. Uzun süren yalnızlık gençten pahalı pazarlıklar istiyor: aradan çıkmak için değerlerden taviz vermek, göze batmamak için ibadetten adım adım uzaklaşmak, “hiç yoktan iyidir” diye yıpratan arkadaşlıklara razı olmak. Oysa bu yük bir karakter kusuru değil; iki dünya arasında büyümenin kendisi bu ağırlığı üretiyor.
İki dünya arasında kalmak için okyanus aşmak da gerekmiyor. Anadolu’dan büyük şehre üniversiteye gelen genç de benzer bir aralıkta yaşıyor: memlekette artık “değişmiş” sayılıyor, yeni şehirde henüz kimse onu adıyla çağırmıyor. Ezan her köşeden duyuluyor; ama Cuma kıldığı camide tek bir tanıdık yüz yok. Yalnızlık adres sormuyor.
İsfahan’dan Medine’ye
Bu duygunun bin dört yüz yıl öncesinde bir kardeşi var.
Selman, İsfahan yakınlarında, köyün ileri gelen bir ailesinin çocuğuydu. Ailesi Mecusi’ydi; tapınaktaki sönmeyen ateşi gözetmek ona emanet edilmişti. Günün birinde yolu bir kiliseye düştü, gördüğü ibadet içine işledi. Babası karşı çıktı. Selman evi bıraktı; hakikati aramak için ailesinden, adından, memleketinden vazgeçti.
Yıllarca bir alimin yanından ötekine gitti. Her hocası ölüm döşeğinde onu bir sonrakine emanet etti. Sonuncusu eline tek bir işaret tutuşturdu: beklenen son peygamber, hurma diyarında çıkacaktı.
Yola çıktı. Yol arkadaşları sözlerinde durmadı, onu köle diye sattılar. Kendini yıllar sonra Medine’nin hurma bahçelerinde buldu — aradığı diyara köle olarak varmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde bile Selman onun meclisinde oturamıyordu; kölelik, gününü başkasının işine bağlamıştı.
Ailesi yok. Memleketi yok. Özgürlüğü yok. Dili, teni, adı çevresindeki herkesten farklı. Selman yalnızlığın bütün hallerini tek ömürde topladı.
Sonra bir gün Cuma suresi indi. Ayet, Peygamberimizin çevresindekilerle birlikte onlara “henüz katılmamış olan başkalarını” da anıyordu. Oradakiler sordu: bu başkaları kim? Peygamberimiz elini Selman’ın omzuna koydu: “İman Süreyya yıldızında olsa, bunlardan bir adam uzanır, onu alırdı.”
Meclise giremeyen adam, o gün herkesin önünde işaret edildi.
”Henüz” — aralık duran kapı
Bu hikayede bugüne düşen birkaç çizgi var.
Selman’ın yalnız yılları boşa gitmedi. O yıllarda dinleri tanıdı, sabrı kuşandı; hakikati gördüğünde tanıyacak gözü o yollarda edindi. Aradığını bulduğunda hazırdı, çünkü yol onu hazırlamıştı. Yalnızlık kimi zaman bir ceza değil, bir mektep.
Sonra ayetteki kelimeye bak: “henüz”. Henüz katılmamış — hiç katılmayacak değil. Bugün insanını bulamamış olmak, hiç bulamayacak olmak anlamına gelmiyor. “Henüz”, kapanmış bir kapı değil; aralık duran bir kapı.
Bir de şunu düşün: kenarda durduğunu kimsenin görmediğini sanırsın. Oysa ayetin kendisi kenardakilerden söz ediyor. Meclise giremeyenler hikayenin dışında değil; adı anılanlar tam da onlar.
Bugünden başlamak
Peki bu hikaye yurt odasındaki o geceye ne söylüyor?
Kendi başına kalmakla yalnız bırakılmak aynı şey değil. Peygamberimiz de vahiyden önce Hira’da tek başına kalırdı; seçilmiş bir kendi başınalık insanı toparlar. Yoran, istenmeden gelen yalnızlık. Hangisinin içinde olduğunu fark etmek ilk adım.
Bir dert edinmek de işe yarıyor. Selman’ın yalnızlığını taşınır kılan şey, bir arayışının olmasıydı. Bir hedef — ezbere eklenen bir sure, gönüllüsü olunan bir iş, ucundan tutulan bir proje — yalnız geçen mevsimi bekleme odası olmaktan çıkarıyor.
Hazır bir halka bulunamıyorsa küçüğü kurulabilir: iki kişiyle başlayan bir okuma grubu, bir tefsir sohbeti, bir gönüllü ekip. Selman’ı kölelikten çıkaran bedelin içinde hurma fidanları vardı; fidanları onunla birlikte kardeşleri dikti. Kimse yoluna tek başına devam etmek zorunda değil.
Cuma çıkışında avluda, kampüs mescidinde, sınıfın arka sırasında kenarda duran birini sen de görüyorsun. Peygamberimizin bir sözü var; Allah katında amellerin en sevimlilerinden birinin, bir kardeşinin kalbine sevinç düşürmek olduğunu söylüyor. İlk selamı bekleyen değil veren olmak, yalnızlığın iki ucunu birden çözüyor.
İnşirah suresinde iki kez tekrarlanan bir söz var: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Beraber — sonra değil. Kolaylık, zorluğun bittiği yerde başlamıyor; onun içinde mayalanıyor. Selman’ın en yalnız gecesinde bile yolu Medine’ye doğruydu. O gece bunu bilmiyordu. Biz biliyoruz.
Telefon yine yanıp sönüyor. İstersen bu akşam ekranı bırak, koridordaki çay ocağına in. Belki senin gibi birine denk gelirsin. Belki de kenarda duran bir başkasıdır — ilk selamı sen verirsin.
Kaynak: MuslimMatters, 28 Şubat 2026