Saat gece bir. Yatakta, ekranın soluk ışığında, içini bir uygulamaya döküyorsun. O seni yarıda kesmiyor. “Şimdi sırası mı” demiyor, esnemiyor, başka bir yere bakmıyor. Anlattıkça anlıyor, her cümlenden sonra haklı çıkarıyor — ve sabaha karşı kalktığında kendini tuhaf bir biçimde hem rahatlamış hem boşalmış hissediyorsun.

Tanıdık geliyorsa yalnız değilsin. ChatGPT’den Character.ai’ye, Replika’ya kadar milyonlarca yaşıtın artık dertlerini bir ekranla paylaşıyor. Hem de fena fikir değil gibi: yargılamıyor, dedikodu yapmıyor, gece üçte bile uyanık. Ama bir an dur ve sor: bu kadar pürüzsüz bir yakınlık, gerçekten yakınlık mı?

Hiç “ama bence yanılıyorsun” demeyen biri

Yapay zekâyla konuşmanın en rahat yanı, aslında en sinsi yanı: orada sürtünme yok. Sen ne dersen o ona göre şekilleniyor. Bir tartışma çıkmıyor — sen başlatmazsan. Seni daha iyi bir insan olmaya itmiyor; çünkü zaten seni memnun etmek için yazılmış.

Oysa bir an düşün, hayatında seni en çok büyüten insanlar kimlerdi? Çoğu zaman sana hep “evet” diyenler değil. Yanlış yola saptığında frene basan arkadaş. “Bence haksızsın, bak şu açıdan” diyen kardeşin. Seni kıran ama haklı olduğu için yıllar sonra dua ettiğin o öğretmen. İnsanı olgunlaştıran yakınlık, çoğu zaman tam da pürüzlü olandır.

Bunu eskiler güzel bir kelimeyle anlatmış: sohbet. Bir araya gelip dert ortak etmek, birbirini taşımak, gerektiğinde birbirine ayna tutmak. Ama o aynada bazen hoşuna gitmeyen bir şey de görürsün — ve asıl orada büyürsün.

Mûsâ’yı sarsan yol arkadaşı

Kur’an’da Mûsâ ile Hızır’ın yolculuğu vardır. Mûsâ, bir bilene tabi olmak ister; yola çıkarlar. Ama o yolculuk hiç de rahat geçmez. Yol arkadaşı öyle işler yapar ki Mûsâ her seferinde itiraz eder: “Bu nasıl olur, bu yanlış!” Kendi mantığı her adımda sarsılır. Sonunda anlar ki gördüğü her şeyin altında, kendi göremediği bir hikmet varmış.

O yolculuğu unutulmaz kılan tam da bu zorluktur. Eğer yol arkadaşı Mûsâ’nın her dediğine “haklısın” deseydi, Mûsâ hiçbir şey öğrenmeden geri dönerdi. Onu büyüten şey, kendi bildiğinin dışına çıkaran bir başkasının varlığıydı — itiraz eden, şaşırtan, rahatsız eden bir başkası.

Ekrandaki dostta işte bu “başkalık” yok. O senin bir yankın. Kendi sesini, biraz cilalanmış halde sana geri veriyor. Bir Hızır gibi seni yolundan çıkarıp daha derin bir yere götürmüyor; olduğun yerde, rahat ettiğin yerde tutuyor.

Çalıştırılmayan kas zayıf kalır

Bir kası hiç çalıştırmazsan ne olur? Erir. Kalp de öyle. Anlaşmazlıkla baş etmek, kırılıp barışmak, “ben haksızmışım” diyebilmek, birinin yüzüne bakıp özür dileyebilmek — bunların hepsi çalıştıkça güçlenen kaslardır. Gerçek bir insanla yaşanan sürtünme, sabır ve merhameti pişiren ateştir.

Ama her sohbetin sonunda sadece kendi istediğini duyuyorsan, o ateş hiç yanmıyor demektir. Büyüdüğünü sanırsın, oysa olduğun yerde dönüp durursun. Kendi kendine, duymak istediğini söyleyen kapalı bir odada.

Burada yanlış anlaşılmasın: mesele yapay zekâdan korkmak değil. O bir araç, hem de epey faydalı bir araç. Ödevde takıldığın yeri açıklatırsın, bir metni çevirtir, fikir alırsın, dağınık düşünceni toparlarsın. Çekiç gibi: yerinde kullanınca işini görür. Ama çekiçle arkadaşlık edilmez. Mesele, aracı arkadaşın yerine koymaya başladığımızda başlıyor.

Geri dönülecek bir kapı hep var

İyi haber şu: hiçbir şey kaybolmuş değil. Ekrandaki rahatlığa alışmış olabilirsin — çoğumuz alıştık. Ama etten kemikten bir dostun sıcaklığına dönüş her zaman mümkün. Bir mesaj atmak, “buluşalım mı” demek, camide yan yana oturmak, bir kahveyi gerçekten birinin gözüne bakarak içmek hep bir adım ötede duruyor.

Belki bu hafta, telefona anlatacağın o şeyi gerçek bir kardeşine anlatmayı dene. Belki sana hep hak vermez. Belki “bence yanılıyorsun” der. İşte tam orada, o küçük rahatsızlıkta, bir uygulamanın asla veremeyeceği bir şey var: seni olduğun yerde bırakmayan, biraz daha ileri taşıyan gerçek bir el.

Ekrandaki dost hep “evet” der. Peki seni büyütecek olan “evet” mi, yoksa sırtını sıvazlayıp “hadi kalk, yürüyelim” diyen o tanıdık ses mi?