İsrafın haram olduğunu çoğumuz biliriz. Sofrada ekmek kırıntısı düşürmemeyi, suyu boşa akıtmamayı çocukluğumuzdan beri duyarız. Peki bu öğüdün sadece bir mutfak terbiyesi olmadığını, aslında koca bir yeryüzü ahlakının küçük bir ucu olduğunu ne kadar düşünürüz? İslam, doğayı ve dengeyi koruma çağrısını on dört asır önce çoktan yapmıştı. Bu çağrı bugün, tüketimin her şeyi yuttuğu bir çağda, garip biçimde yeniden okunmayı bekliyor.

Mesele bir moda değil. Mesele, geleneğin içinde hep duran ama gözden kaçan bir hattı yeniden fark etmek.

Emanet olarak yeryüzü

Kur’an, insanı yeryüzünde bir konuk değil, bir sorumlu olarak tarif eder. “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur” mealindeki ayet, insanı toprağın efendisi değil, ona göz kulak olmakla yükümlü kılınmış bir emanetçi sayar. Halife kelimesi burada saltanat değil, sorumluluk taşır. Birinin yerine, birinin namına bir işi üstlenen kişi demektir.

Bu, ufak bir nüans değil. Çünkü emanet bilinci ile mülk bilinci aynı eli aynı toprağa farklı dokundurur. Mülk sahibi dilediği gibi tüketir; emanetçi, kendisine bırakılanı koruyup teslim etmek zorunda olduğunu bilir. Modern insanın doğayla derdi belki tam da burada başlıyor: Yeryüzünü mülk gibi gördük, oysa o bize emanet edilmişti.

Geleneğin diliyle söylersek, denge meselesi de buraya bağlanır. Bir ayet, göğün yükseltildiğini ve bir “mîzan”, yani bir denge konduğunu, insanın da bu dengede haddi aşmaması gerektiğini bildirir. Mîzan yalnızca terazi değildir; yaratılıştaki ince ayardır. Suyun döngüsü, mevsimlerin sırası, toprağın verimi — hepsi bir ölçüye oturur. İnsan eli bu ölçüye dokunduğunda, dengeyi kendi lehine sandığı her bozuş, aslında emanete verilen bir zarardır.

Burada belki en çok düşünmeye değer olan şey, dengenin görünmezliği. Bir ormanı kesmek bir gün sürer; o ormanın kuş sesini, gölgesini, toprağı tutan kökünü geri getirmek nesiller alır. Mîzan tam da bu yüzden incedir: Bozulurken sessizdir, sonucu ise yıllar sonra, başka birinin omzuna biner. Emanet bilinci olmayan bir el, kendi rahatını düşünürken farkında olmadan torununun payını harcar. Gelenek dengeyi bir ahlak meselesi yaparken belki tam da bunu söylüyor — bugünün kolaylığı, yarının hesabı olabilir.

İsrafın küçük göründüğü yer

İsrafı genellikle büyük savurganlıkta ararız: gösterişli harcamada, lükste, çöpe giden yemekte. Oysa geleneğin israf tarifi çok daha ince bir yere dokunur. Bir ayet, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin” mealindeyken, israfı sadece bir cüzdan meselesi değil, bir ahlak meselesi yapar. Az ya da çok — ölçüyü aşan her tüketim, dengeye verilmiş bir tırmıktır.

Bunun en çarpıcı örneği suyla anlatılır. Rivayete göre Peygamber (s.a.v.), akan bir derenin başında bile olunsa suyun israf edilmemesini öğütlemiştir. Düşününce tuhaf gelir: Önünüzde bir dere akıyor, su bitmek bilmiyor, kaynak sınırsız görünüyor. Yine de sakın, denir. Çünkü mesele suyun azlığı değil; meselenin kendisi, bir tutumun, bir bakışın terbiyesidir. Bolluk içindeyken bile ölçülü olmak — emanet bilincinin belki en saf hali budur.

Bu öğüdün bugünkü karşılığını bulmak zor değil. Musluğu boşa akıtmamak, ihtiyaçtan fazlasını almamak, bir kez kullanıp atmanın kolaylığına teslim olmamak. Bunların hiçbiri büyük bir kahramanlık değil. Ama gelenek tam da büyük olmayan bu küçük tutumları, dengeyi koruyan asıl davranışlar olarak işaret eder.

Ağaç dikenin defterine yazılan

Geleneğin doğaya bakışında ceza diliyle değil, sevap diliyle konuşulan bir taraf da var. Bir ağaç diken yahut çorak bir toprağı ekip yeşerten kişinin defterine bunun bir sadaka olarak yazıldığı, o üründen insanların, kuşların ve hayvanların yediği sürece sevabın akmaya devam ettiği rivayet edilir.

Bu, dikkat çekici bir çerçevedir. Çünkü burada doğayı korumak bir yasak listesi olmaktan çıkar, bir iyilik kapısı haline gelir. Bir ağaç dikmek, kurumuş bir toprağı yeşertmek, bir kuşa gölge, bir karıncaya yol olmak — bunların hepsi, sahibinin niyetini aşan, kendi başına büyüyen bir hayır olarak görülür. İnsan göçüp gittikten sonra bile o ağaç meyve verdikçe, o kuyudan su içildikçe defter kapanmaz.

Buradaki incelik şu: Doğaya yapılan iyilik, yalnızca insana yapılmış sayılmaz. Merhamet, yeryüzündeki bütün canlılara açılır. Bir rivayette, yeryüzündekilere merhamet edenlere gökyüzündekilerin merhamet edeceği bildirilir — ve bu “yeryüzündekiler” ifadesi insanı da, hayvanı da, belki kuruyan bir fidanı da içine alır. Rahmet, sadece insan kardeşliğiyle sınırlı bir duygu değildir; tüm yaratılışa şamil bir bakıştır.

Bu geniş merhamet anlayışı, doğayla kurulan ilişkiyi baştan değiştirir. Toprak bir hammadde, hayvan bir araç, su bir kaynak olmaktan çıkar; hepsi, üzerinde sorumlu olduğumuz bir aileye dönüşür. Bir tohumu dikerken yalnızca kendi mahsulümüzü değil, o tohumdan beslenecek görmediğimiz canlıları da hesaba katmak — işte bu, emanetçinin bakışıdır. Mülk sahibi “benim ne kârım var” diye sorar; emanetçi “bundan kim faydalanır” diye. İki soru, aynı toprağa bambaşka iki dünya kurar. Ve gelenek, ısrarla ikincisini öne çıkarır: Faydası yayılan, ömrü kendinden uzun olan iyiliği.

Sade hayat, ağır bir lüks değil

Bütün bunların modern hayata değen tarafı şurada belki en çok hissediliyor: Geleneğin önerdiği şey, çoğu zaman daha azla yetinmek. Ölçülü tüketmek, ihtiyacı abartmamak, bolluğu şükürle taşımak. Ve bugün, sürdürülebilir hayat dediğimiz şeyin de kalbinde tam olarak bu var — daha azın aslında bir yoksunluk değil, bir hafiflik olabileceği fikri.

Tüketim çağı bize sürekli “daha fazla” der. Daha fazla al, daha fazla biriktir, daha fazlasına sahip ol. Gelenek ise tersini fısıldar: Yeten kadarı, bereketin sınırıdır. Bu, ahlaki bir öğüt olduğu kadar, neredeyse pratik bir reçetedir. Az tüketen el, hem emaneti korur hem de kendi kalbini ağırlaştırmaz. Sadelik, bir mahrumiyet değil; taşıması kolay bir hayat biçimidir.

İşin şaşırtıcı tarafı, bu hafifliğin çoğu zaman fark edilmemesi. Daha azla yetinen biri, başta bir şeyden vazgeçtiğini sanır; oysa zamanla, taşımak zorunda olmadığı bir yükten kurtulduğunu görür. Biriktirdikçe değil, sadeleştikçe genişleyen bir alan vardır. Belki de geleneğin “kanaat” dediği şey budur — yokluğa razı olmak değil, yetenin huzurunu tanımak. Ve bu huzur, bir yandan da yeryüzüne dokunan eli yumuşatır; çünkü içi doymuş bir insan, dışarıdan daha azını ister.

Belki de İslam’ın çevre çağrısı denilen şey, hiç de yeni bir gündem değildir. İklim tartışmalarının diline çevrilmeden çok önce, gelenek bunu emanet, mîzan, israf ve merhamet kelimeleriyle çoktan söylemişti. Bugün yapılması gereken belki yeni bir şey icat etmek değil; sadece zaten elimizde olanı hatırlamak.

Hatırlamak yeter mi?

Yine de dürüst olmak gerek: Bir ilkeyi bilmek ile onu yaşamak arasında geniş bir mesafe var. İsrafın haram olduğunu bilen biri de musluğu açık bırakabiliyor; emanet kavramını içten içe taşıyan biri de tüketim alışkanlıklarını kolay kolay değiştiremiyor. Bilgi tek başına eli durdurmuyor.

O zaman asıl soru şu olabilir: Geleneğin bu yeşil hattını yeniden fark etmek, bizi gerçekten değiştirir mi, yoksa güzel bir hatırlatma olarak rafta mı kalır? Akan derenin başında suyu sakınmayı öğütleyen o incelik, bizim soframıza, musluğumuza, alışveriş sepetimize kadar iner mi?

Bu sorunun cevabını verecek olan ne ayet, ne hadis, ne de bir makale. Onu verecek olan, bir sonraki sefer musluğun başında duran el. Belki de yeryüzü emaneti, büyük çağrılarla değil, işte o küçük anlarda taşınıyor — ya da düşürülüyor.