Sınıfta hoca bir soru soruyor. Cevabı biliyorsun. Tam olarak, kesin biliyorsun. Ama elin yukarı kalkmıyor. İçinden bir ses, “ya yanlış hatırlıyorsam, ya herkes bana bakarsa, ya saçmalarsam” diye fısıldıyor ve sen sessiz kalıyorsun. Sonra başka biri aynı cevabı veriyor, hoca başını sallıyor, sen koltuğunda biraz daha küçülüyorsun.

Bu hissin bir adı var, ama o adı buraya yazmaya gerek yok. Çünkü adından çok ne yaptığını biliyorsun: A+ aldığında “sınav kolaydı zaten” dersin. Birisi bir işini beğendiğinde “şans işte, denk geldi” diye geçiştirirsin. İçten içe şuna ikna olmuşsundur: aslında o kadar da iyi değilim, bir gün herkes bunu anlayacak ve yakalanacağım.

Müslüman bir genç için bu his bazen daha da derine iniyor. Mesele yalnızca “bu üniversiteye yeterince zeki miyim” değil. “Ben dinimi temsil edecek kadar iyi bir Müslüman mıyım? Bunca kusurum varken kim oluyorum da birine İslam’ı anlatıyorum? Benim duam Allah katında sayılır mı ki?” Soru, sınıftan çıkıp kalbe taşınıyor.

”Lütfen başkasını gönder”

Şimdi tuhaf gelecek ama bu hissin Kur’an’da çok net bir karşılığı var. Üstelik onu yaşayan sıradan biri değil — Allah’ın bizzat seçip görevlendirdiği bir peygamber.

Hz. Mûsâ’nın hikâyesini çoğumuz Firavun karşısındaki o güçlü sahnelerden tanırız: asânın yere atılması, denizin yarılması, zalim bir hükümdarın karşısına dikilen bir adam. Ama o sahneden öncesi var. Allah ona Firavun’a gitmesini emrettiğinde Mûsâ’nın ilk tepkisi kahramanca değildi. Korkmuştu.

Kasas suresinde anlatıldığı gibi, Mûsâ önce “Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum” der. Sonra bir adım daha geri çekilir: “Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha düzgün. Onu da benimle, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder; çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum.” (Kasas 28:33-34)

Bu cümleleri bugünün diline çevirsek ne demiş olurdu? Aşağı yukarı şunu: “Ben bu işe uygun değilim. Düzgün konuşamıyorum bile. Kardeşim benden daha iyi yapar. Beni dinlemeyeceklerinden, bana güleceklerinden korkuyorum.” Tanıdık geliyor mu?

Şuarâ suresinde aynı an bir kez daha geçiyor. Mûsâ, “Doğrusu, beni yalanlamalarından korkuyorum. Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Hârûn’a da peygamberlik ver” der (Şuarâ 26:12-13). İçinde kaygı var, göğsünde bir sıkışma var, dilinde takılan bir düğüm var — ve bunları Allah’tan saklamıyor, açıkça önüne koyuyor.

Allah’ın cevabı

İşte hikâyenin döndüğü yer burası. Allah, Mûsâ’ya “Haklısın, sen yeterli değilsin, başkasını bulayım” demiyor.

Şuarâ suresinde cevap şöyle geliyor: “Allah, ‘Hayır, asla!’ dedi” (Şuarâ 26:15). Tek bir kelimeyle bütün o yetersizlik korkusunu kesip atıyor. Arkasından: “İkiniz de mucizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.”

Mûsâ ise bu noktada korkusunu silmeye değil, taşıyabilir hâle getirmeye çalışıyor. Tâhâ suresinde onun şu duası geçer: “Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ 20:25-28). Ve Allah o duayı geri çevirmiyor; Tâhâ suresinde “İstediğin sana verildi ey Mûsâ!” buyuruyor (Tâhâ 20:36).

Dikkat et: Allah Mûsâ’yı dilindeki tutukluğa rağmen seçmedi. Onu o hâliyle, tutukluğuyla birlikte seçti. Görev hiçbir zaman Mûsâ’nın kusursuz olmasıyla ilgili değildi. Görev, Mûsâ’nın işe çıkmasıyla ve gerisini Allah’a bırakmasıyla ilgiliydi.

Zayıflığın bir mesele değil, mesajın bir parçası olabilir

Çoğumuzun atladığı incelik şu: Mûsâ’nın dilindeki o tutukluk bir engel değil, aslında hikmetin ta kendisiydi.

Düşün: Mûsâ kaygısıyla, dilinin takılmasıyla, bütün insanî hâliyle Firavun’un karşısına dikildiğinde ortaya çıkan mucizeleri kimse onun hitabet yeteneğine yoramazdı. Çünkü öyle bir yeteneği yoktu ortada. Herkes görüyordu ki bu güç Mûsâ’dan gelmiyor; Mûsâ’nın zayıflığının içinden Allah’ın kudreti görünüyor. Eğer Mûsâ pürüzsüz, kendinden emin, kusursuz bir hatip olsaydı, belki insanlar başarısını onun parlak diline bağlardı. Ama görünür biçimde eksik olduğu için, mesaj apaçık kaldı: bu Mûsâ’nın işi değil.

Bu, senin “ben yeterli değilim” dediğin o şeye bambaşka bir gözle bakmanı sağlıyor.

Camide ilk kez namaz kıldıracağı için elleri titreyen genç — kıldırdığında insanlar kusursuzluk değil, cesaret görür. İslam’ı anlatırken kekeleyen, kelimeleri birbirine dolaşan biri — o konuşmanın sonunda karşıdaki kalp yumuşadıysa, bunu kimse o kişinin belagatine yormaz. Senin eksik hissettiğin yer, çoğu zaman tam da Allah’ın gücünün en açık göründüğü yerdir.

Kapı, sandığından geniş

Yetersizlik hissi sessizlikte büyür. Sen bu hissi yaşayan tek kişinin sen olduğunu sandığın sürece, o yalan güçlenir. Oysa onu en güçlü, en seçkin kullarından biri bile yaşadı — ve Allah onu yine de işe çağırdı.

Bu, “kendine güven” demiyor. O söz çoğu zaman havada kalır; insan ne kadar “güven kendine” dese de o ses içeride fısıldamaya devam eder. Mûsâ’nın hikâyesi başka bir şey söylüyor: kusursuz olmana gerek yok. Korkun geçmeden de çıkabilirsin. Dilin tutulurken de konuşabilirsin. Elin titrerken de onu kaldırabilirsin.

Allah, hazır olanı değil; çağrıldığında “peki” diyebileni arıyor. Senden istenen sonuç değil, niyet ve çaba. Gerisi zaten hiçbir zaman senin elinde değildi.

Bir dahaki sefere o soru sorulduğunda ve cevabı bildiğinde, elini kaldır. Belki sesin titrer. Belki yarısında unutursun. Olsun. Mûsâ’nın da göğsü daralmıştı, dili dolaşmıştı; yine de gitti. Üstelik yalnız da değildi.