Endonezya bugün dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi; iki yüz yetmiş milyon kardeşimiz orada yaşıyor. Peki bu ülkenin bir medresesinde okutulan klasik bir fıkıh kitabını eline alıp soy kütüğünü sürseniz, izin nerede biteceğini düşünürsünüz? Cevap şaşırtır: iz, takımadaların hiçbir yerine değil, üç asır önce Mekke ile Medine’nin avlularında kurulan ders halkalarına çıkar. Aradaki binlerce deniz mili, bir öğrenci kuşağının omzunda aşılmıştır.

Hikayenin tuhaf yanı, onu bugün uzak bir akrabalık gibi okumamız. Oysa o çağda Cava ile Hicaz arasındaki bağ, bir ailenin iki ucu kadar canlıydı.

Hac yoluna eklenen ilim yolu

İslâm’ın takımadalara girişi kılıçla değil, gemiyle oldu. Yedinci yüzyıldan itibaren Arap ve Hint tüccarlar Güneydoğu Asya limanlarına yalnızca mal değil, bir inanç da taşıdı. Yerli hükümdarların tek tek Müslüman oluşuyla yayılma hız kazandı; on beşinci yüzyılda kurulan Malakka Sultanlığı bu sürecin dönüm noktalarından biri sayılır. Açe, Johor, Sulu gibi sultanlıklar birer ilim ve kültür merkezine dönüştü. Portekiz, Hollanda ve İngiliz sömürge gemileri kıyılara dayandığında, karşılarında çoktan kökleşmiş bir Müslüman toplum buldular.

Asıl mesele yayılmanın nasıl başladığı değil, nasıl derinleştiğidir. İlk tohum atıldıktan sonra Cavalılar ilmin kaynağına gitmeye karar verdi. Hac, zaten ömürde bir kez çıkılan o uzun yolculuk, onlar için aynı zamanda bir okul yoluna dönüştü. Mesafe uzaktı, yol aylar sürüyordu; ama takımadalardan kalkan öğrenciler Hicaz’a varınca geri dönmek için acele etmedi. Yıllarca Mekke ve Medine’de kaldılar, ders halkalarına oturdular, icazet topladılar. Bir hocadan bir kitabı okutma yetkisini alıp memleketlerine döndüklerinde, yanlarında yalnızca bir diploma değil, bütün bir ilim geleneğinin tohumunu taşıyorlardı.

Harameyn’in müderrisleri

On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Mekke ve Medine’nin ders kürsülerinde belirgin bir hoca topluluğu öne çıktı. Bunlar, Yukarı Mezopotamya’nın ve Zagros dağlarının denize uzak topraklarından gelmiş, Harameyn’e yerleşip zamanla bölgenin fiilî müftüleri olmuş âlimlerdi. Adlarının sonundaki nisbe çoğu zaman aynıydı: el-Kürdî, el-Kûrânî. Takımadalardan gelen öğrenciler tam da onların halkalarını arıyordu. Sebebi politik değil, ilmîydi: hem Cavalılar hem bu hocalar Şâfiî mezhebine bağlıydı, üstelik tasavvufa, gönül terbiyesine verdikleri önemde de birbirlerine yakın düşüyorlardı. Aynı dili konuşuyorlardı, kelimenin gerçek anlamında.

Bu hocaların en etkililerinden biri Medine’de ders veren İbrâhim el-Kûrânî’ydi. Endonezya tasavvufuna damga vuran Şattâriyye yolu, takımadalara doğrudan Hindistan’dan değil, onun Medine’deki kürsüsünden taşındı. El-Kûrânî’nin iki büyük Cavalı talebesi vardı ki ikisi de memleketlerinde birer kilometre taşına dönüştü. İlki, Açe’de İslâm’ın yayılışına yön veren Abdürraûf es-Sinkîlî’ydi. İkincisi, Yusuf el-Makassârî’ydi; Hollanda sömürgesine karşı verdiği mücadelenin ardından ta Ümit Burnu’na sürüldü ve oranın da ilk Müslüman muallimlerinden oldu. Bir hocanın Medine’deki dersi, böylece Afrika’nın güney ucuna kadar uzandı.

El-Kûrânî tek başına değildi. Ondan sonra Medine müftülüğüne yine aynı çevreden bir âlim, Muhammed el-Berzencî geçti. Onun torunlarından Ca’fer el-Berzencî, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatını anlatan manzum bir eser kaleme aldı. “Berzencî Mevlidi” diye anılan bu metin bugün takımadalarda ev ev okunan, herkesin bildiği bir kitaptır. Berzencî ailesi Medine müftülüğünü tam altmış dört yıl elinde tuttu; öğrencileri arasında takımadalardan gelenler ise yirminci yüzyıla kadar eksilmedi.

Bu silsilenin Endonezya hayatına ne kadar işlediğini gösteren küçük ama çarpıcı bir iz var. Bugün Endonezyalı ailelerin bir kısmı çocuklarına hâlâ “Kürdî” adını veriyor; sevdikleri kitapların müelliflerini, hürmet ettikleri hocaları böyle yaşatıyorlar. Bu adın arkasındaki isimlerden biri Muhammed b. Süleyman el-Kürdî’dir; Harameyn’in baş müftüsü, Şâfiî fıkhının en yüksek otoritelerinden. Onun en parlak talebelerinden biri, Borneo’nun yerlisi Muhammed Arşad el-Bencerî’ydi. El-Bencerî’nin Medine’de hocasının huzurunda yetişip memlekete götürdüğü birikim, Malay dilinin en önemli fıkıh eseri olan Sebîlü’l-mühtedîn’e dönüştü. Sözlü gelenek anlatır: el-Bencerî, Palembanglı Abdüssamed el-Felimbânî ve Cakartalı iki arkadaşıyla birlikte el-Kürdî’nin Medine’deki derslerine devam etti; hoca onları 1770’lerde “gidin, kendi halkınıza öğretin” diyerek birlikte memlekete yolladı. Dört öğrenci, bir geminin güvertesinde, koca bir kütüphaneyi takımadalara taşıyordu.

Üç kültürün kavşağında duranlar

Bu hocalar neden böylesine aranır olmuştu? Bir sebep mezhep birliğiydi; Şâfiîlik, onları takımadalardan gelen öğrenciyle aynı zemine oturtuyordu. Arapların, Türklerin, Hintlilerin çoğu başka ekollere bağlıyken bu ortaklık küçük bir ayrıntı değildi. Bugün bile Ortadoğu’da okuyan Endonezyalı öğrenciler, aynı fıkhî gelenekten geldikleri için bu çevreyle daha kolay anlaştıklarını söylüyor.

İkinci sebep, bu âlimlerin hem fıkıhta hem tasavvufta birden derinleşmiş olmasıydı. Takımadalardan gelen öğrenci yalnızca bir mesele için kapı çalmıyordu; hem fıkhın inceliklerini hem gönül ilminin yolunu aynı hocadan almak istiyordu. Bu hocalar ikisini birden verebiliyordu. Endonezya tasavvufuna yön veren büyük tarîkat silsileleri — Şattâriyye, Halvetiyye, sonra Nakşibendiyye — takımadalara işte bu kürsülerden taşındı. Bir öğrenci Medine’de bir hocanın elini tutup yola çıkıyor, döndüğünde bütün bir bölgenin manevi hayatına yön verecek bir yetkiyle dönüyordu.

Üçüncü sebep, bu âlimlerin durduğu coğrafi yerdi. Yaşadıkları topraklar Fars, Arap ve Osmanlı-Türk kültür havzalarının tam ortasına düşüyordu; bu üç merkezi hem ayıran hem birbirine bağlayan bir kavşaktı orası. Yüzyıllar boyunca o bölgenin âlimleri kendi dillerinin yanında Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi bilmişti. Hindistan’da on dokuzuncu yüzyıla kadar ilmin yazı dili Farsça kalmıştı; bu da çok dilli âlimi çok aranan bir aracıya çeviriyordu. İlmi bir diyarda öğrenip bir başkasında okutmak onlar için sıradan bir hayat biçimiydi; bilgi, ağızdan ağıza, ülkeden ülkeye onların diliyle akıyordu.

Bu maceraya açıklığın tek örneği takımadalar değil. Aynı çevreden bir başka âlim, Ahmed el-Kûrânî, yani Türk okurun “Molla Gürânî” diye tanıdığı isim, doğuyu batıyı dolaşıp sonunda Osmanlı topraklarında karar kıldı. İlmi öyle bir mertebedeydi ki sultan, yaramaz oğlunu terbiye etme işini bütün yetkiyle ona bıraktı. O oğul, ileride İstanbul’u fethedecek olan Mehmed’di. Medine’de Cavalı bir öğrenciye icazet veren gelenekle, Edirne’de bir şehzadeyi yetiştiren gelenek, aynı ilim damarının iki koluydu.

Açık kalan defter

Bütün bu hikaye, bize çok tekrarlanan bir iddiayı sessizce çürütüyor: İslâm’ın kılıçla yayıldığı sözünü. Takımadalara inanç tüccarın gemisinde geldi, sonra bir öğrenci kuşağının azmiyle kök saldı. O öğrenciler okyanusu bir kitap uğruna aştı; döndüklerinde arkalarında ne ordu vardı ne baskı, yalnızca el yazması defterler ve icazet belgeleri.

Bu silsileyi izleyen, ister istemez şunu fark ediyor: ümmet sandığımızdan çok daha sıkı dokunmuş bir kumaş. Bir ucu Zagros eteklerinde, bir ucu Cava ovalarında duran iki halk, birbirinin yüzünü hiç görmeyebilirdi; onları Mekke’nin bir avlusundaki ders halkası kardeş yaptı. O halkalarda öğretilen şey kuru bilgi de değildi. Hocalar amel ile imanı, imanı da gönlün terbiyesiyle birlikte aktarıyordu; zihni, kalbi ve eli aynı dersin içinde buluşturuyorlardı.

Bu makaleyi Türk okuru için derleyen kaynağın işaret ettiği yer sade: bu bağlar yeni kurulmadı, yüzyıllardır oradaydı. Bugün Cava’da bir çocuğun ezberlediği mevlit, üç asır önce Medine’de yazıldı. Öyleyse asıl soru “bunu neden bilmiyorduk?” değil belki. Daha verimlisi şu: ümmetin haritası bu kadar geniş ve bu kadar iç içeyse, biz onun neresini okumaya başlayacağız? Defter açık duruyor. Üstelik artık bir geminin güvertesinde aylar geçirmeye de gerek yok.