Bağdat’ın hazinesini yöneten kişi mühendisleri dinledi. Söyledikleri açıktı: Kûfe’den Mekke’ye uzanan o çorak yolda kuyu kazmak, sarnıç örmek, kayalık tepeleri delmek servet ister; her kazma vuruşu neredeyse bir dinara mal olacaktı. Zübeyde bint Cafer cevabını verdi — anlatılır ki “her kazma bir dinar olsa da olsun” dedi. Sonra emir çıktı, kazma vuruldu. Aradan on iki asır geçti. O yolun çeşmeleri bugün hâlâ Mekke’ye su taşıyor. Geriye kalan bu eser, ardındaki niyetin ölçüsünü nasıl ele veriyor — durup düşünmeye değer.
Çölde bir karar
Hikayenin başında bir hac vardır. Mekke kuraklık çekiyor, hacılar ve şehir halkı bir yudum su için zorlanıyordu. Zübeyde o yıl haccı yapanlar arasındaydı ve gördüğü manzara onda iz bıraktı. Dönüşte aklında tek bir şey vardı: bu yolda bir daha kimse susuz kalmasın.
Karar kolay değildi. Hicaz’ın çölü cömert bir coğrafya değil; su orada toprağın derinine saklanır, kayanın altına çekilir. Mühendisler maliyeti önüne koyduğunda Zübeyde geri adım atmadı. Sonuçta ortaya çıkan şey bir kuyu değil, bir sistem oldu: Kûfe’den Mekke’ye yaklaşık bin altı yüz kilometre boyunca uzanan kuyular, sarnıçlar, su havuzları zinciri. Tarihe Derb-i Zübeyde — Zübeyde’nin Yolu — adıyla geçti.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı var. Zübeyde Halife Hârûn Reşîd’in eşiydi; ama bu işi kocasının hazinesinden değil, kendi servetinden yürüttü. Mülklerini ve ticari işlerini halifeden ayrı yönetir, kendi biriktirdiği geliri böyle hayır işlerine ayırırdı. Yani su yolu, bir saray projesi değil, bir kişinin kendi kesesinden çıkardığı bir karardı. Bu fark, eserin değerini değiştirir: harcanan, başkasının değil, sahibinin malıydı.
Bu adın altında saklı olan, çölü ehlileştirme çabasıdır. Kervanların aylarca yürüdüğü, susuzluğun ölümle eş anlamlı olduğu bir güzergâhta su, hayatın kendisiydi. Zübeyde’nin döşediği hat, o hayatı yolun her durağına dağıttı.
Yol uzadıkça çoğalan hayat
Su gelince yolun karakteri değişti. Daha önce sadece geçilen, korkulan bir güzergâh, üstünde durulabilen bir yola dönüştü. Suyun bulunduğu yerlerde konaklama menzilleri kuruldu; kervanlar burada dinlendi, yüklerini düzenledi, soluklandı.
Bugün Suudi Arabistan sınırları içinde kalan Fayd, bu menzillerin en canlılarından biri oldu. Evler, çarşılar, kervan tesisleri burada yan yana durdu; hem hacıya hem tüccara kapı açtı. Er-Rebeze denen büyük yerleşimde Irak ve Şam’dan gelen mallar Arabistan’ın ürünleriyle karıştı; kazılar burada çarşı yapıları, evler, mescitler ve kervan tesisleri ortaya çıkardı — yani yol üstünde kurulmuş tam bir hizmet merkezi. Kûfe yakınındaki Kadisiye’de tüccarlar çölü geçmeden önce kervanlarını toplar, yiyecek ve binek hayvanı alır, yola öyle çıkardı.
Zübeyde bu durakları kurmayı amaçlamamıştı belki. Niyeti hacıya su ulaştırmaktı. Ama suyun aktığı yere hayat akar; menzillerin çoğalması, niyetin kendiliğinden büyüyen bir gölgesi gibiydi. Bir hayır, hedeflediğinden geniş bir alanı sular — bu, eserin tabiatında var.
Yine de Derb-i Zübeyde’nin tarihteki asıl yeri ticaretten değil, hacdan gelir. Bu yol asırlarca Kûfe ile Mekke’yi birbirine bağlayan en önemli hac güzergâhlarından biri oldu; zorlu bir çöl yolculuğunun her durağına bıraktığı su, sayısız insanın o yolu güvenle geçmesini sağladı. Suyu kuran kişi gideli yüzyıllar olmuştu, ama döşediği hat, arkasından gelen kervanları taşımaya devam etti. Bir hayrın en sessiz tarafı budur: onu kuran kişi sahnede yokken bile iş görmesi.
Bir niyetin gölgesindeki çağ
Zübeyde’nin attığı bu adımı tek başına bir parıltı gibi görmemek gerek. O çağ, servetini kalıcı eserlere çeviren başka isimlerle de doluydu; Zübeyde bu geleneğin en görünür imzasıydı.
Bağdat çarşılarında işini bilen tüccarlar vardı. Tanınmış tâcir Mübârek el-Anmâtî’nin kızı Sidah, babasından kalan mirası kendi ticaretine sermaye yaptı; anlatıldığına göre servetini üç yüz bin dinara çıkardı. On ikinci yüzyıl Bağdat’ının en yetenekli tüccarlarından sayılan Fatıma bint Muhammed, kervan ticaretinde ad yapmıştı. Kâğıt üreten Ümmü’l-Fakih, edebiyat ve idare için vazgeçilmez olan o ince, pürüzsüz kâğıdı — kâğad — üretmesiyle ün salmıştı.
Sonra mülkünü ilme adayanlar geldi. Halife el-Müstazhir’in eşi İsmet Hatun, Dicle kıyısında bir medreseyi vakfetti; burası fıkıh öğrencilerine yuva oldu. Bağdat’ın en büyük medreselerinden birini kuran Binefşe, Bâb-ı Ezec semtinde bir mülkü satın alıp onardı, vakfa çevirdi ve dönemin tanınmış âlimi İbnü’l-Cevzî’yi dersleri yürütmekle görevlendirdi. İbnü’l-Cevzî her cumartesi halka açık ders verirdi — yani bir vakıf, bir bilgi pınarına dönüşmüştü.
Bu isimler birbirine benzemez; kimi ticaretle, kimi kâğıtla, kimi medreseyle anılır. Ortak yanları şudur: ellerindekini, geçici bir rahatlık yerine kalıcı bir esere çevirdiler. Zübeyde’nin su yolu, bu damarın çölde uzayıp giden en uzun çizgisidir.
Geriye ne kalır
Asıl mesele tam da burada. Zübeyde’nin serveti dağıldı, sarayı yıkıldı, ismi kitaplara çekildi. Ama suyu kaldı. Mekke’ye su getiren kemerler ağı bugün hâlâ Ayn-ı Zübeyde — Zübeyde’nin Pınarı — adıyla anılıyor ve işlemeye devam ediyor. On dördüncü yüzyılda o yoldan geçen İbn Battuta’nın bıraktığı satır, asırları aşıp gelir: “Mekke’den Bağdat’a uzanan bu yoldaki her sarnıç, her havuz, her kuyu onun büyük cömertliğindendir. Onun bu yola gösterdiği özen olmasaydı, kimse bu yolu kullanamazdı.”
Bir insanın ardından bıraktığı şeyin bu kadar uzun yaşaması düşündürücüdür. İslam’da, ardından sürekli sevap getiren bir hayrı anlatmak için kullanılan bir kavram var: sadaka-i cariye — akmaya devam eden sadaka. Bir hadiste, insan öldüğünde amel defterinin kapandığı, ancak üç şeyin bundan müstesna olduğu rivayet edilir: arkada bırakılan sürekli bir hayır, faydalanılan bir ilim ve hayırlı bir evladın duası. Su, bu kavramın belki en somut hâli. Akar, ulaşır, hayat verir; üstelik onu döşeyenin ardından, onun bilgisi dışında, asırlarca.
Zübeyde’nin hikayesini ilginç kılan, bıraktığı eserin niyetini ele vermesidir. Bir hayrı kalıcı kılan, harcanan dinarın miktarı değil; onun ne için, kimin için harcandığıdır. Çölde susuz kalan bir hacının yüzünü düşünüp kesesini açan biri, farkında olmadan on iki asra dokunabiliyor.
Tarihçiler Zübeyde’nin bu adımının ardında, halkın çektiğini kendi derdi gibi duyan bir merhamet gördüğünü söyler — inancından beslenen bir merhamet. Bir hac yolculuğunda gördüğü susuzluk, onda kalıcı bir iz bırakmış; sahip olduğu imkânı bu izi silmeye adamıştı. Belki de eseri bu yüzden bu kadar uzun yaşadı: bir gösteriş değil, gerçek bir acıya verilmiş cevaptı. Acıya verilen dürüst cevaplar, çoğu zaman onları verenden uzun yaşar.
On iki asır sonra
Bu hikayeyi bugün okumak tuhaf bir his bırakıyor. Zübeyde’yi çağdaş bir kahraman kalıbına sokmak kolay; ama belki de onu en doğru anlatan şey, sadece suyun kendisidir. Bir kavga, bir slogan, bir iddia değil — akıp duran, kimseden teşekkür beklemeyen bir su.
Geriye kalanın ne olacağını çoğu zaman bilemeyiz. Harcadığımız emeğin, döktüğümüz paranın, kurduğumuz şeyin ardından ne kadar yaşayacağını kestirmek elimizde değil. Ama Zübeyde’nin yolu sessizce şunu fısıldıyor gibi: kalıcı olan, gösterişli olan değil; birinin hakiki bir ihtiyacına dokunabilen. Çölde bir yudum su gibi.
Belki de sorulması gereken soru, “ne kadar büyük bir iz bırakacağım” değil, “bıraktığım iz, birinin gerçek susuzluğunu giderecek mi” sorusudur. Zübeyde’nin cevabı çoktan verilmiş; bizimki hâlâ açık.
Kaynak: Majidah Chowdhury, “Famous Muslim Women Along the Silk Road” (Amaliah)